• Pazartesi Konuşmaları – 23

    Kabuğuna Çekilmek – Kaçış Değil Hazırlık

    “Bilmem şu feleğin bende nesi var,
    Her gittiğim yerde yar ister benden.
    Sanki benim mor sümbüllü bağım var,
    Zemheri ayında canım gül ister benden.”

    Hayat insandan hep bir şey ister. Bu nedenle de insan bazen elindeki yükü henüz bırakmadan, yeni bir yükün omuzlarına bırakıldığını hisseder. Yorulur ama yorulduğunu dahi söyleyemez. Kırılır, anlatamaz. Konuşur, sesini duyuramaz.

    İşte böyle zamanlarda kendi kabuğuna çekilmek hali, bu dizeler de olduğu gibi nağmelere dönüşür. İnsan da türkülere kulak verir. Bir mevsimin bittiğini sandığımız, oysa yeniden hazırlığın başladığını hissettiren Eylül gibi…

    Eylül…
    Yazın telaşı yavaş yavaş geride kalırken, toprak kendisini dinler. Ağaçlar yapraklarını bırakırken köklerine döner. Tabiat dışarıdaki hareketliliğini azaltır ve yeni bir dönemin hazırlığına başlar. Belki de bu yüzden sonbahar, insana kabuğuna çekilmenin anlamını hatırlatır.

    Bu yönüyle aslında kabuğuna çekilmek, hayattan uzaklaşmak değildir. Hatta bazen geri çekilmek, daha ileriye gidebilmenin şartıdır. Tabiatta gördüğümüz bu mevsimsel döngüyü bir yayın hareketinde de görebiliriz. Okun geriye çekilmesi, bir vazgeçiş anlamına gelmez. Tam tersine, yay gerildikçe enerji birikir. Dışarıdan bakıldığında bir geri gidiş vardır; fakat o geri gidiş, ileriye doğru yapılacak daha güçlü bir hareketin hazırlığıdır.

    İnsan da böyledir. Hayatın gürültüsünden biraz uzaklaşmak, bir süre sessiz kalmak ve kendini dinlemek ister. Bazen insanın geri çekildiği o sessiz anlar, aslında yeniden güç topladığı, ne yapacağını düşündüğü ve yönünü belirlediği anlardır. Önemli olan geri çekilmenin nereye doğru olduğudur. Eğer insan sadece kaçmak için geri çekiliyorsa bu bir uzaklaşmadır. Ama daha doğru bir adım atabilmek için geri çekiliyorsa, o artık bir kaçış değil; ilerlemenin hazırlığıdır.

    Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) vahiy öncesindeki Hira’daki inzivasını düşündüğümüzde de insanın hakikat karşısında tefekkür etmesinin ne kadar anlamlı olduğunu görürüz. Bu açıdan Hira, sadece bir mekandan uzaklaşmak değil; tefekkürün, arayışın ve hakikatle baş başa kalmanın, büyük bir sorumluluğa hazırlanmanın mekanıydı. Buradan anlıyoruz ki, insan bazen dışarıdan uzaklaşarak kendi sorumluluğuna daha fazla yaklaşıyor.

    Örgütlü yapıların da görünmeyen hazırlıkları vardır. Sendikacılık sadece meydanda görünmekten ibaret değildir. Bugünün çalışma hayatına baktığımızda çalışanların birçok sorunu olduğunu görüyoruz. Her gün yeni bir problem karşımıza çıkıyor. Ve elbette bütün bu sorunları dile getirmek gerekiyor. Fakat yapılması gereken yalnızca sorunları anlatmaktan ibaret değildir. Çünkü bir sorunu sürekli dile getirmek, eğer çözüm arayışıyla buluşmuyorsa bir süre sonra sadece gürültüye dönüşür. Dolayısıyla sorunu dile getirmek sendikacılığın başlangıcıdır; çözümü hazırlamak ise onu gerçek bir mücadeleye dönüştürür. İşte burada sendikacılığın başka bir yüzü ortaya çıkar: Sendikal mutfak. Meydanın dışında, kürsünün arkasında, kameraların olmadığı yerde, dosyaların arasında, verilerin başında, mevzuat satırlarında…

    Bu anlamda Ankara Üniversitesi ile sendikamızın bir araya gelerek hemşirelerin malpraktis sorumluluğundan korunmasına yönelik eğitimler düzenlemesi, sendikal mutfağın görünmeyen emeğine güzel bir örnektir. Üstelik bugüne kadar altı ayrı eğitim programının gerçekleştirilmiş olması, hemşirelerin mesleki ve hukuki güvenliğini güçlendirmeye yönelik önceden planlanmış, sürekliliği olan bir hazırlık olduğunu göstermektedir. Bu çalışmanın, hemşirelerin enjeksiyon uygulamalarına ilişkin kamuoyuna yansıyan tartışmalar henüz yaşanmadan önce başlatılmış olması da bugün konunun önemini daha görünür kılmaktadır.

    Eğitimde; enjeksiyon nöropatisi, akılcı ilaç kullanımı ve parmak amputasyonu gibi klinik uygulamalarda ortaya çıkabilecek riskler ele alınmakta; literatürdeki güncel bilimsel ve mesleki yaklaşımlar ile malpraktis riskinden korunma yolları teorik ve uygulamalı olarak aktarılmaktadır.

    Burada mesele yalnızca bir eğitim programı düzenlemek değildir. Hukuk, tıp ve hemşirelik alanlarının bilgisini bir araya getirerek hemşirenin karşılaşabileceği riskleri önceden görmek ve hemşirenin kendisini hukuken nasıl koruyabileceğine dair bir farkındalık oluşturmaktır. İşte sendikal mutfak tam da budur. Üstelik burada altı çizilmesi gereken husus, polemik oluşturarak yalnızca hemşireye “daha dikkatli ol” demenin amaca hizmet etmeyeceğidir. Çünkü sendikacılık, çalışanı sürekli hata yapma korkusuyla baş başa bırakmak değildir. Mesele; çalışanın bilimsel standartlara, mevzuata ve mesleki etik kurallara uygun çalışabilmesini sağlayacak şartları savunmak, görev ve yetki sınırlarını netleştirmek, doğru çalışma düzenini oluşturmak ve sistemin ürettiği riskleri de görünür hale getirmektir.

    Böyle bakıldığında sendikal faaliyet yalnızca hak talep eden bir yapı olmaktan çıkar; çalışanı daha olay gerçekleşmeden koruyan, mesleki gelişimine katkı sunan, bilgi üreten ve çözüm geliştiren bir yapıya dönüşür. Bu da bize şunu gösterir: Hak arayan sendikacılık değerlidir; ama hakkın ihlal edilmesini önceden engelleyen sendikacılık daha güçlüdür. Bu sebeple sendikal hazırlık, sorundan uzaklaşmak değildir; soruna daha derinden bakabilmek için geri çekilmektir. Sendikal mutfak ise bu bakışın çözüme dönüştüğü yerdir. Belki de güçlü sendikacılığın en önemli taraflarından biri de budur: Sorunu dile getirmek kadar, çözümü sessizce hazırlayabilmek.

    Bu nedenle kendi kabuğuna çekilmekten korkmamak gerekir. Yeter ki o kabuk bir kaçış yeri değil, hazırlık yeri olsun. Yeter ki insan orada dünyadan kopmasın; dünyaya daha güçlü bir söz söylemek için kendisini geliştirsin. Yeter ki sessizlikte sadece kendisini dinlemesin; başkalarının sesini daha iyi duyabilmek için dinlemeyi öğrensin. Ve belki de en güçlü mücadeleler, dışarıda başlamadan önce içeride hazırlanır.

    Bu haftanın konuşması bize şunu hatırlatıyor:
    Bazen susmak, daha doğru konuşabilmek için düşünmektir. Bazı adımlar meydanda atılır; ama o adımların gücü, çoğu zaman görünür olmayan hazırlıklardan gelir. Gerçek bir kazanım, yalnızca itirazla değil; itirazın arkasını dolduran emekle mümkün olur.

    Bu nedenle zemheri ayında gül istenmez, gül ekilir. Toprak hazırlanır, tohum atılır ve sabırla beklenir. Çünkü zamanı geldiğinde, sessizce hazırlanan her emek kendi çiçeğini açacaktır. Gül ekelim…

  • Pazartesi Konuşmaları – 22

    İyilik – İlk Adım

    Mehmet Akif İnan’ın Burç şiirindeki
    “Kelebek kervanı can gülüşünle
    yıkadın zamanı karanlığından.”
    dizeleri zihnimizde kelebeklerin uçuştuğu güzel bir sahne gibi durur. Bir gülüşün bir insanın içindeki karanlığı yıkaması, bir tebessümün zamanı aydınlatması ya da bir iyiliğin tek başına kalmayıp bir kelebek kervanı gibi çoğalarak hayatın içinde yol alması…

    Belki de iyiliğin tabiatı tam olarak böyledir. İşte bu sebeple iyiliğin asıl gücü, kendisinden sonra bıraktığı etkidedir. Çünkü iyilik bulaşıcıdır. Hatta iyilik yalnızca yapılan bir davranış değildir; hafızaya yerleşen ve daha sonra başka bir davranışa dönüşen bir mirastır. İnsan iyilik gördüğünde, o iyiliğin hatırasını içinde taşır. Sonra bir gün, hiç umulmadık bir anda, o iyiliği başka bir insana, kimi zaman bir başka canlıya, kimi zaman da havaya, suya, taşlara aktarır. Böylece iyilik, bir diğerine geçerek görünmeyen bir zincire dönüşür. Tıpkı bir kelebeğin kanat çırpışı gibi… Küçük ama etkisi kocaman…

    Kelebeklerin ömrünün kısa olduğunu biliriz. İyilikle kurduğumuz bu bağda, kelebeğin ömrünün kısa olması da ayrıca düşündürücüdür. İyiliği yapanın unutması bir erdemdir. Çünkü iyilikte esas olan karşılık beklememektir. Zira kelebeğin ömrü kısa olabilir; fakat iyiliğin ömrü, onu yapan insanın ömründen daha uzundur.

    Yine Mehmet Akif İnan’a kulak vermeye devam edelim.
    “Bir adım atarsak kafes kırılır
    Belki birden erir zincirlerimiz.”
    Şairin Ey Beyaz Ela şiirindeki bu dizeler ise bize ilk adımın taşıdığı anlamı düşündürür. İyiliği atılan o ilk adım olarak değerlendirdiğimizde kapıyı ilk biz çalmış oluruz. İlk biz selam verir, ilk biz gönül alırız. “Ben buradayım.” diyerek ilk el uzatan, ilk hakkı savunan oluruz. Ve belki de o küçücük adım, sandığımızdan çok daha büyük bir değişimin başlangıcı olur. Çünkü bazen hayatın getirdiği zorluklar, kırgınlık ya da önyargı gibi görünmez kafesler, insanları birbirinden uzaklaştırır. İşte bu yüzden ilk adımı atabilmek önemlidir. Fakat ilk adımı atmak, sonucu garanti etmek değildir; değişimin mümkün olduğuna dair irade ortaya koymaktır.

    Doğru davranışın, anlayışın, ilk adımın ve değişim iradesinin en fazla ihtiyaç duyulduğu alan belki de çalışma hayatıdır. Çalışma hayatı yalnızca görevlerden, mevzuattan, makam ve unvanlardan ibaret değildir. Onun merkezinde insan vardır. Dolayısıyla bir kurumun duvarları arasında insanların birbirine nasıl davrandığı, o kurumun gerçek kültürünü belirleyen en önemli unsurlardan biridir. Bir çalışan kendisine değer verildiğini hissettiğinde, başkasına değer vermeyi öğrenir. Bir yönetici adaletli davrandığında, adalet kurumun kültürüne dönüşür. Bir çalışma arkadaşı fedakârlık yaptığında, başkaları da fedakârlığın mümkün olduğunu görür. Bazen bir kurumun yaptığı güzel bir uygulama, o kurumun sınırları içerisinde kalmaz. İşte iyiliğin çalışma hayatındaki en güzel taraflarından biri de budur: İyilik, örnek olur.

    Buna en güzel örneklerden birini, 112 acil sağlık hizmetlerinde görev yapan arkadaşlarımız üzerinden görebiliriz. 112 ekipleri, görevleri gereği zaman zaman kendi illerinin dışında vaka nakletmek zorunda kalıyor. Yoğun çalışma temposunun ardından, gittikleri yerde güvenli ve uygun bir şekilde dinlenebilmeleri de çalışan hakkının ötesinde insani bir ihtiyaçtır. Sendikaların misafirhanelerde 112 personelinin vaka getirmesi durumunda ücretsiz konaklamasına yönelik attığı adımlar da işte böyle bir anlayışın ürünü olarak ortaya çıkıyor. İlk bakışta küçük bir uygulama gibi görülebilir. Ama aslında mesele yalnızca bir odanın ücretsiz tahsis edilmesi değildir. Mesele, “Sen görevini yaparken ben de senin hayatını kolaylaştırmak için bir şey yapabilirim.” diyebilmektir. Ve güzel olan şudur: Benzer uygulamalar sendikalar arasında yayılabiliyor. Böylece bir sendikanın attığı adım, başka bir sendikanın adımına dönüşerek iyiliğin kuşatıcı etkisini ortaya koyuyor.

    Buradan şunu da görebiliriz: Çalışanların her sorununun çözümü yalnızca büyük mücadelelerden geçmez. Bazen çözüm, doğru zamanda atılan küçük ama cesur bir adımla başlar. İlk adımı atarsınız. Karşınızdaki de bir adım atmanın mümkün olduğunu görür. Bu adım başka adımları da beraberinde getirir. Sonra bir bakarsınız ki bütün taraflar yürümeye başlar. Bir çalışanın hayatını kolaylaştıran küçük bir uygulama, zamanla binlerce çalışanın hayatına dokunan daha büyük uygulamaların önünü açmış olur.

    Bu haftanın konuşması bize şunu hatırlatıyor:
    Bazen kafesi kırmak için büyük güçlere değil, küçük adımlara ihtiyaç vardır.
    Bir selam…
    Bir gönül alma…
    Bir iyiliği başlatma…
    Kapı ancak o zaman açılır. İyilik o zaman bir yürüyüşe dönüşür. Çünkü ilk adım atıldığında yalnızca biz yürümeyiz. Başkalarına da yürümenin mümkün olduğunu gösteririz. Ve belki de iyiliğin asıl sırrı budur.

    Kelebek kanat çırpar, kervan yürür. Kafes, büyük nutuklarla değil; atılan ilk adımla kırılır. Sendikacılığın payına düşen de o ilk adımı atmak ve iyiliğin çoğalacağı yolu açmaktır. Sonrasını ise iyiliğin kendisi getirecektir.

  • Pazartesi Konuşmaları – 21

    Önce Celal – Sonra İkram

    Sınav içinde sınav…
    Biri biterken bir başka sınavın başladığı, sınavların hayata damga vurduğu dönemleri ardı ardına yaşıyor insan. Hüzün ve sevinç, umut ve kırılan hayaller an içinde ve aniden yer değiştirebiliyor. Kimi mutlu, kimi üzgün, kimi ise daha henüz bitirmişken bir sınavı yenisinin telaşına çoktan başlamış bile… Oysa insan anlıyor ki imtihan, yalnızca bir sınav kağıdının başında yaşadıklarımızdan ibaret değilmiş. İmtihan dediğimiz şey, bir bakıma insanın kendisiyle karşılaşmasıymış. Böylelikle neyi istediğini, neye gerçekten inandığını, neye değer verdiğini, ne kadar sabırlı olduğunu ve zor zamanlarda ne kadar doğru davranabildiğini gösteren bir ayna görüyoruz karşımızda. İşte bu sebeple asıl mesele, işler zorlaştığında ne yaptığımız oluyor.

    Dünya dediğimiz yer böyle, imtihan hiç bitmiyor. Kimi zaman haksızlığa uğradığını düşünmek, kimi zaman emeğinin karşılığını alamamak oluyor imtihan. Bazen yeteneğin görülmemesi, bazen başarısızlık, bazen de başarı… Evet, başarmak da bir imtihandır. İnsanın kazandıktan sonra sahip olduğu imkanla ne yaptığı da imtihanın bir parçası oluyor. Öte yandan kazanmadan kazanmış gibi davranmak da sınavın bir başka hali… Bu nedenle imtihanı yalnızca ulaşılan sonuçla ölçmemeliyiz. İnsanın, kendisine verilen imkanı nasıl değerlendiği, sorulması gereken asıl sorudur. Öyle ki biz bitti diye düşünürken, aslında imtihan daha yeni başlamaktadır.

    Bunca sınavdan, imtihandan söz etmişken, Tapduk Emre’ye kulak vermek; hayatın zorluklarına onun penceresinden yeniden bakmak bize daha fazla yardımcı olabilir. Tapduk Emre’nin düşünce dünyasında aşk ile çıkılan yolun kolay olmayacağı, insanın niyetinin de karşılaştığı imtihanlarla ortaya çıkacağı fikri önemli bir yer tutar. Aşk ve gayret ile çıkılan yolun imtihanlarla sınanacağına dair bu düşünce, bize hayatın önemli bir hakikatini hatırlatır: Önce celâl, sonra ikram…

    Allah’ın isimlerinden biri olan Zü’l-Celâli ve’l-İkrâm, insana hem celâlin hem ikramın aynı ilahi hakikatin içinde buluştuğunu gösterir. Hayatın içinde bazen ağırlık vardır, sorumluluk vardır, zorluk vardır, beklemek vardır, çaba vardır. Fakat bunların içinden geçerken insanın kazandığı başka şeyler de vardır: Sabır, tecrübe, olgunluk ve şahsiyet…

    Belki de imtihanların insana verdiği en büyük ikramlardan biri şahsiyettir. Çünkü insan, zor zamanlarda ortaya koyduğu tavırla şekillenir. Beklemek sabretmeyi, kaybetmek yeniden başlamayı, başarı tevazuyu, sorumluluk güvenilir olmayı, zorluk ise insanın kendi gücünü ve sınırlarını tanımasını öğretir. İnsan bazen bir sınavdan istediği sonucu alamaz ama o sınavdan daha sabırlı, daha dirençli, daha olgun ve daha güçlü çıkar. Kendisinden bir şey eksiltmek yerine, doğru karşılandığında kendisine kazanması gereken bir değeri öğretir. İşte bu yüzden bazı imtihanların sonunda elimizde bir başarı belgesi olmayabilir; ama daha kıymetli bir şey, daha güçlü bir şahsiyet kalacaktır. Bu bakımdan insanın hayat boyunca biriktirdiği en büyük sermaye, başardıkları kadar başına gelenler karşısında nasıl biri haline geldiğidir. Burada imtihanın sonunda kazandığımız şey, yalnızca sınavı geçmek değil; sınavdan geçerken kendimizi kaybetmemek olacaktır. İnsanın niyetinin samimiyeti de zaten karşılaştığı zorluklarda ortaya çıkar. İstemek kolaydır ama hayat bize her imtihanda önce sabır, sonra huzur düsturunu öğretir. Belki de “önce Celal, sonra İkram” dediğimiz hakikat burada anlam kazanır.

    Bu gerçeği hayatın genel akışında olduğu gibi, çalışma hayatında da görmek mümkündür. Bir mesleği öğrenmek zaman ister. Ustalık yalnızca eğitimle değil; yıllar içinde karşılaşılan güçlüklerle, verilen kararlarla, yapılan hatalarla, kazanılan tecrübelerle ve her düştüğünde yeniden ayağa kalkabilmekle oluşur.
    Bugün işini iyi yapan insanın arkasında çoğu zaman kimsenin görmediği uzun bir yol vardır. Bütün bunlar insanın yalnızca mesleki tecrübesini değil, mesleki şahsiyetini de inşa eder. Bu nedenle emeğe bakarken yalnızca ortaya çıkan sonuca değil, yolculuğa da bakmak gerekir.

    Fakat burada önemli bir ayrımı görmezden gelemeyiz: Zorluğu olağanlaştırmak doğru değildir. Bir insanın sürekli kötü şartlarda çalışmasını, adaletsizliğe maruz kalmasını veya emeğinin karşılığını alamamasını “imtihan” diyerek normalleştiremeyiz. Çünkü sabır, çile ya da fedakarlık haksızlığın mazereti değildir. Tam tersine, emeğe değer vermek; insanın karşılaştığı zorlukları görmek, hakkaniyetli bir karşılık üretmek ve uğranılan haksızlıkla da mücadele etmektir.

    Bugün çalışma hayatında, sendikacılıkta ve hayatın bütün alanlarında ihtiyacımız olan şey biraz da zorluk karşısında vazgeçmeyen bir sabır, sonuç karşısında kendi olabilen bir şahsiyettir. Görünen o ki ikrama ulaşmak yalnızca çok çalışmakla değil; doğru çalışmakla, ne yaptığını bilmekle, öğrendiklerini tecrübeye ve tecrübelerini şahsiyete dönüştürmekle mümkündür. Zira emek yalnızca harcanan zamanla değil; bilgiyle, gayretle, sabırla ve istikametle anlam kazanıyor. Çok çalışmak önemli olsa da, ne yaptığını bilmeden çok çalışmak, insanı her zaman doğru yere götürmüyor. Bazen bir adım atmak için önce durmak, düşünmek ve neyin mücadelesini verdiğini anlamak gerekir. Böylece emek, yalnızca bir sonuç üretmez; insanın kendisini de inşa eder. İkram da yalnızca yolun sonunda verilen bir ödül olmak yerine; yol boyunca edinilen bilgi, yılların kazandırdığı tecrübe, bazen zor zamanda yanımızda yürüyen bir dost olur. Bazen kaybettiklerimizin bize öğrettiği bir hakikat, bütün güçlüklerin içinden geçerken farkında olmadan kazandığımız şahsiyete dönüşür.

    Çünkü insanı asıl büyüten, karşılaştığı sınavdan çok; o sınav karşısında kim olduğudur. Belki de insanın hayat yolculuğunda elde edebileceği en kıymetli ikramlardan biridir bu. Yaşadığı bütün sınavlara rağmen kendini kaybetmemenin, kendi hakikatine doğru yürümeye devam etmenin erdemi… İşte belki de celâlin içindeki en büyük ikram da, şahsiyetin kendisidir.

    Bu haftanın konuşmasını Niyâzi Mısrî’nin dizelerinde bulduğumuz bir teslimiyet ve umutla tamamlayalım:

    Her vakt-i seherde bir, lütfu gelir Allah’ın
    Ol vakt uyanır kalbin, yalvar güzel Allah’a

    Allah’ın adın yâd et, cân ile dili şâd et
    Bülbül gibi feryâd et, yalvar güzel Allah’a

  • Pazartesi Konuşmaları – 20

    Emeğin izi– İzin Değeri

    “Eskiler iz sürerdi, biz muttasıl arıyoruz”
    İsmet Özel’in bu dizede geçmişteki insanların bir rehbere, köklü bir hakikate veya inanca sahip olarak yolun izini sürdüklerini; günümüz insanının ise elinde belirgin bir ölçü kalmadığı için sürekli ve bocalayarak bir şeyler aradığını ifade ettiğini söyleyebiliriz.

    Bu bakımdan eskilerin hayatında kültürel kodlardan oluşan bir “merkez” olduğunu; dolayısıyla eskiler için, nereye gidileceğinin ve neyin doğru olduğunun aslında en baştan belli olduğunu düşünebiliriz. “Muttasıl” kelimesinin aralıksız, durmaksızın ve sürekli anlamlarına geldiğini düşünürsek; insanın merkezini ve yoldaki izleri de yok eden günümüz dünyasının, birçok seçenek arasında yönünü de kaybetmiş olduğunu görebiliriz.

    Öte yandan iz süren insan, önünde yürümüş olan ustaların, öncülerin, ariflerin ve bilgelerin ayak izleri olduğu için yolu tamamlamaya odaklanır. “Muttasıl arayanlar” için ise “aramak” bir eylem olmaktan çıkıp kronik bir durum haline gelmiştir. Bitmek bilmeyen bir yenilik ve tüketim arzusu söz konusudur. Bu nedenle de insan sürekli yeni iddialar, yeni öneriler, yeni teoriler, yeni hazlar arar ama çoğu zaman bulamaz.

    Emeğin ve dayanışmanın iz sürmekle ilişkisine bu açıdan baktığımızda, yalnızca ne kadar iş yapıldığına değil, yapılan işin niteliğine de bakmaya başlarız. Çalışma hayatında insan, yaptığı iş kadar; o işe bıraktığı izle var olur. Çünkü insan emeğiyle iz bırakır. Aynı zamanda yapılan iş de insan üzerinde derin izler bırakır. Dolayısıyla emeğin değeri hem iz bırakan insan, hem de insanda iz bırakan iş birlikte değerlendirildiğinde anlaşılabilir. Buradan şöyle bir sonuca varabiliriz: İzi takip eden insan öğrenmeye devam eder ve tecrübe kazanır; bilen ve tecrübe kazanan insan da işine iz bırakır; emeğin değerini bilen sistem ise o izi görünür kılar.

    Fakat bazı emekler vardır ki, sessizdir; fark edilmez. İşte sağlık hizmeti de, sessiz emeklerin izinde yükselir. Gece boyunca süren nöbetler, kritik bir anda verilen doğru kararlar, yıllar içinde kazanılan klinik deneyim, hastaya dokunurken ya da çalışma ortamında göze alınan risk ve tükenmeden sürdürülen sorumluluk… Bunların önemli bir kısmı kayıtlara yalnızca “mesai” olarak geçer; oysa gerçekte söz konusu olan insanın mesleğine ve çalışma alanındaki her bir işin de insana bıraktığı kocaman izlerdir. Bu sessiz emeği ancak canımız yandığında gerçekten hissederiz. Bazen bir gözyaşı, bazen de sevinç hıçkırığı eşliğinde o iz görünür hale gelir. Bu nedenle de sessizce yürüyen emeğin karşılığı sadece verilen ücret değildir. Aynı zamanda saygıdır, güvendir, aidiyet duygusudur.

    Dolayısıyla insan başkasından daha fazla kazanmayı değil; kendi emeğinin karşılığını almayı ister. Bugün aynı unvana sahip çalışanların birbirinden tamamen farklı koşullarda görev yaptığına hepimiz şahidiz. Aynı kadroda görünen insanlar, aynı bilgi düzeyiyle, aynı riskle, aynı sorumlulukla ve aynı iş yüküyle çalışmıyorlar. Kimi yoğun bakımda hayatla ölüm arasındaki ince çizgide görev yapıyor, kimi acil serviste saniyelerle yarışıyor, kimi doğumhanede iki hayatın sorumluluğunu aynı anda taşıyor. Aynı servisin içinde bile üstlenilen görevler, alınan sorumluluklar ve maruz kalınan riskler farklılaşabiliyor.

    Mevcut ödeme sisteminde sağlık hizmetinin değişen yapısı, artan iş yükü, personel yetersizlikleri ve birimler arasındaki farklılıklar, emeğin bütün boyutlarını yeterince görünür kılamamaktadır. Bir hekim, bir hemşire, bir ebe ya da bir şoför yıllarca zor birimlerde görev yapıyor, yüksek risk altında çalışıyor, sürekli nöbet tutuyor, bilgi ve deneyimini en yoğun alanlarda geliştiriyorsa; bu birikimin ekonomik olarak da karşılık bulması gerekir. Çünkü bilgi de emektir. Deneyim de emektir. Risk de emektir. Sorumluluk da emektir. Ve bütün bunlar, sağlık hizmetinin niteliğini belirleyen görünmeyen sermayedir. Bu yüzden fiili çalışmadaki emeğin karşılığı olan ek ödemenin de amacı, çalışanlar arasında dönemlik bir yarış oluşturmaktan ziyade, her çalışanın biriken emeğini görünür kılmak olmalıdır.

    Geçmişin izlerini yok saymayan ve mesleki hayatın tamamındaki izleri merkeze alan kapsayıcı bir ek ödeme modeline ihtiyaç vardır. Yalnızca o ay yapılan çalışmayı değil; hizmetin zorluk derecesini, üstlenilen sorumluluğu, maruz kalınan riski, personel eksikliğinden kaynaklanan ilave yükü, emek veren personeli ve özellikle de yıllar içinde kazanılan mesleki deneyimi birlikte değerlendirmek gerekir. Çünkü bir serviste çalışan bütün personel, o servisin yükünü birlikte taşır. Ancak herkesin katkısı aynı olmayabilir. Kimi daha fazla klinik sorumluluk üstlenir, kimi daha yüksek risk altında çalışır, kimi bilgi ve deneyimiyle hizmetin kalitesini yükseltir. Kimi de iş yükünün yoğunluğuna maruz kalarak çalışır. İşte sistem, bu farklılıkları çalışanları birbirine karşı yarıştırmak için değil; emeğin gerçek değerini görünür ve karşılanabilir kılmak için var olmalıdır. Çalışanların birbirleriyle kıyaslandığı bir düzen, zamanla huzursuzluk üretirken; emeğin kendi değeri üzerinden değerlendirildiği, yani fiilen sunulan hizmetteki emeğin karşılık bulduğu bir düzen ise güven üretir.

    Kamu yönetimi de, çalışanının emeğini doğru tanımlayabildiği ölçüde güçlenir. Nitelikli hizmet vermenin ön şartı da aynıdır. Çünkü verimlilik yalnızca performans istemekle sağlanmaz. Hizmet kalitesi yalnızca talimatlarla yükselmez. En güçlü motivasyon, emeğin karşılık bulduğuna duyulan inançtır. Zor birimlerde çalışmanın teşvik edilmesi, deneyimli/bilgili personelin kurumda tutulması, personel dağılımındaki dengesizliklerin azaltılması ve çalışan memnuniyetinin artırılması; yalnızca mali değil, aynı zamanda yönetsel bir kazanımdır.

    Çalışanlara düşen sorumluluk da aynı derecede önemlidir. Emeğin ölçülmesini istemek, emeğe güvenmektir. Objektif, sayısal ve denetlenebilir bir sistem; kişileri değil, yapılan işi değerlendirir. Bu nedenle ek ödeme sisteminin şeffaf olması, ölçütlerinin açıkça belirlenmesi ve itiraz mekanizmalarının güven vermesi büyük önem taşımaktadır.

    Bu haftanın konuşması bize şunu hatırlatıyor:
    İnsan yalnızca bugün yaptığı işten ibaret değildir; yıllar içinde biriktirdiği bilgi ve deneyim de bugün sunduğu hizmetin bir parçasıdır.

    Sağlık hizmetinde emek bireysel olarak ortaya çıkar ama sonuç çoğu zaman kolektiftir. Bu nedenle emeği sadece mesai olarak görmeyelim. Mesai zamanı ölçse de iz bırakan emektir. Ek ödeme, yalnızca geçirilen zamanı değil, o zaman içinde biriken ve hizmete dönüşen emeği de görmelidir. Çünkü kurumları ayakta tutan şey, insan emeğini görünür kılan izlerdir.

  • Pazartesi Konuşmaları – 19

    Hakkaniyet mi, Hakka – Niyet mi?

    “Karac’oğlan der ki her sözüm haktır
    Yiğit olmayanın yalanı çoktur
    Cehennem yerinde hiç ataş yoktur
    Herkes ataşını bile götürür.”

    Açgözlü olan bu dünyanın içinde insanı en çok huzursuz eden durumlardan biri haksızlığa uğradığını hissetmesidir. Bu nedenle insan onuru, kazanılandan ya da kaybedilenden daha çok hakkın teslim edilip edilmemesi ile ilgilenir. Bu durumdaki insanın beklentisi eşitlik değil hakkaniyettir. Çünkü eşitlik çoğu zaman kuralların uygulanmasını ifade ederken, hakkaniyet ise kuralların arkasındaki vicdanı ve dengeyi temsil eder. Mesele, sadece hakkı teslim etmek veya herkesi aynı sonuca ulaştırmak değildir; hak terazisinde hakkı pay etmek, her şeyi ölçüsüne göre değerlendirebilmektir.

    Karacaoğlan’ın dörtlüğü de, insanın en büyük hesabını başkalarıyla değil, kendi vicdanıyla vereceğini hatırlatıyor. İnsan başkasına yaptığı iyiliği de haksızlığı da, ayrıcalığı da aslında kendi terazisine yükler. Bu yüzden sadece herhangi bir hakkı talep etmek ya da bir hakka sahip olmaktan daha çok hakkaniyeti sağlamak için mücadele verilmelidir.

    Bu kavrama farklı bir pencereden bakıldığında ise “hakka-niyet” şeklinde bir okuma da yapabiliriz. Burada “hak” ile “niyet” birlikte düşünüldüğünde; sadece sonucun değil, o sonuca götüren idari ve insani niyetin de adalet tartısına dahil edilmesi gerektiğini anlamak mümkündür.

    Kamu yönetiminde, özellikle Sağlık Bakanlığı gibi geniş ve karmaşık hizmet alanlarında yapılan bazı uygulamalar da zaman zaman bu “hakka-niyet” çerçevesinde, yani hem kurumsal ihtiyacı hem de bireysel mağduriyetleri dengelemeye çalışan bir iyi niyet arayışı olarak okunabilmektedir. Ancak bu okuma, niyetin tek başına yeterli olduğu anlamına gelmez; niyetin hakkaniyet üretip üretmediği, sonuçlarıyla birlikte değerlendirildiğinde ortaya çıkacaktır.

    Çalışma hayatında bunun sayısız örneği vardır. Aynı işi yapan insanlar arasında ücret dengesizliği, görev dağılımındaki adaletsizlik, liyakat yerine farklı ölçütlerin öne çıkması ya da bazı çalışanların sürekli avantajlı konumda tutulması, kurumların en büyük huzursuzluk kaynaklarından biridir. Yapılan düzenlemelerin hakka-niyeti de, herkes için hakkaniyet sağlayıp sağlamadığı da somut uygulamalarda gizlidir.

    Son dönemde Sağlık Bakanlığı’nda uzun süredir devam eden bazı geçici görevlendirmelerin sonlandırılmasına yönelik uygulamalar da bu açıdan dikkate değerdir. Elbette yıllardır geçici görevle çalışan, hayatını buna göre kurmuş, ailesini ve düzenini bu görevlendirmeye göre şekillendirmiş çalışanların yaşadığı zorluklar görmezden gelinemez. Her idari kararın insani bir boyutu vardır. Ancak meselenin diğer tarafı da vardır. Bir sağlık çalışanı geçici görevle başka bir kurumda çalışırken, kadrosunun bulunduğu kurumda aynı unvandaki meslektaşları daha fazla nöbet tutuyor, daha ağır iş yükü üstleniyor ve personel eksikliği nedeniyle daha yoğun çalışıyor olabilir. Bir kişinin geçici görevi, başka bir kişinin sürekli yükü haline gelebilir. İşte hakkaniyet tam da burada devreye girer.

    Geçici görevlendirme, istisnai bir idari araçtır; kalıcı bir personel rejimi değildir. Eğer bu uygulama yıllarca devam eder, belirli kişiler için sürekli bir avantaj üretir ve diğer çalışanlar açısından kronik bir iş yükü dengesizliği oluşturursa, o zaman iyi niyetle başlayan bir uygulama hakkaniyet sorununa dönüşebilir ki örnekkerini de görüyoruz. Bu nedenle geçici görevlerin gözden geçirilmesi veya gerçekten ihtiyaç bulunmayan görevlendirmelerin sona erdirilmesi, doğru uygulandığında kurumsal adalet açısından olumlu sonuçlar doğurabilir. Buradaki kritik nokta, kararın keyfi değil; objektif ölçütlerle alınmasıdır.

    Bu açıdan sağlık hizmetinin gerekliliği, personel ihtiyacı, aile birliği, sağlık mazereti, engellilik durumu ve benzeri meşru gerekçeler titizlikle değerlendirilmelidir. Bunun yanında, karar süreçlerinin şeffaflaştırılması, süre sınırlarının netleştirilmesi, benzer durumlar için standart puanlama veya değerlendirme sistemlerinin uygulamaya koyulması ve itiraz/inceleme mekanizmalarının işletilmesi de hakkaniyetin güçlenmesine katkı sağlayacaktır. Bu çerçevede, objektif önerilerin hayata geçirilmesini ve uygulamaların denetlenmesini sağlamak üzere kurulacak olan komisyonda yetkili sendikanın ve durumu değerlendirilen çalışanın üyesi olduğu sendikanın da temsil sahibi olması, sürecin hem şeffaflığını hem de hakkaniyetini güçlendirecektir.

    Bugün emek mücadelesi veren sendikaların ve çalışan temsilcilerinin de en önemli sorumluluğu budur. Sadece bir grubun değil, bütün çalışanların hakkını gözeten bir dil geliştirmek zorundayız. Algı kaygısıyla günü kurtarmak çalışanlara karşı en büyük saygısızlıktır. Kulağa hoş gelen bu tarzda bir mücadele bir süre sonra dayanışmayı da parçalayacaktır. Dayanışmanın olmadığı yerde ise ne güçlü bir sendikal mücadele ne de güçlü bir çalışma barışı kurulabilir.

    Bu haftanın konuşması bize şunu hatırlatıyor:
    Hak aramak, başkasının hakkını çiğnemeden, kendisi için bir ayrıcalık talebinde bulunmadan, herkesin hakkını gözetebilmektir. Kalıcı istisnalar, zamanla görünmeyen haksızlıklara dönüşebilir. Hakkaniyet ise bazen zor kararlar almayı gerektirir; şayet o zor kararlar herkes için ortak bir güven duygusu oluşturuyorsa, uzun vadede kurumu da çalışanı da güçlendirir.

    Gerçek hakkaniyet, terazinin kefesini kendimize doğru çekmek değil; terazinin doğru tartmasını istemektir. Çünkü en sonunda hepimiz aynı terazinin önünde duracağız. Hakka-niyetimiz, hakkaniyet olsun.

  • Pazartesi Konuşmaları – 18

    Perdenin Korkusu – Her Şeyi Açık Etmek

    “Nerelerde kalkmışım yokum konulan yerde
    Ansızın anısızım aşklarım vesikasız
    Uygunsuz yakalanıp örtündüğüm bu perde
    Ne kadar kandırıcı bir o kadar yakasız”

    İsmet Özel’in bu dizeleri bana, perdenin yalnızca bir örtü olmadığını; bir kandırmaca aracı olduğunu ve bu nedenle dikkat edilmesi gerektiğini hatırlatır. Görünen o ki, hakikat her zaman gizlenmiyor; bazen de başka bir görüntünün içine yerleştiriliyor. Bu yüzden gerçeği görmek için insanın sadece gözlerini açması yeterli değildir. Hakikati anlamak isteyen öncelikle zihnini ve gönlünü de açmalıdır. Nasreddin Hoca bir fıkrayla bu durumu çok güzel anlatır.

    Bir gün Hoca’nın konakladığı hana başka bir yolcu daha gelir. İkisi de yemek ister. Hancı mahcup bir ifadeyle, “Bir kişilik yemeğim kaldı; ikinizi birden doyuramam.” der. Tartışma uzayınca elindeki tek balığı getirir ve paylaşmalarını ister. Hoca, “Balığın kafasını ben yiyeyim; derler ki zekayı geliştirir.” deyince diğer yolcu hemen itiraz eder: “Hayır, kafasını ben yiyeceğim.” Hoca ses çıkarmaz. Yolcu balığın kafasını yer. Yemek bitince yolcu söylenmeye başlar: “Hoca, sen doydun; ben ise yalnızca balığın kafasını yedim, aç kaldım.” Nasreddin Hoca gülümser: “Bak, şimdiden kafan çalışmaya başladı.”

    Hoca’nın nüktesi yalnızca güldürmek için söylenmiş değildir. O, bize hayata dair önemli bir nüans olan görmek ve anlamak arasındaki farkı hatırlatır. Eğer hakikati anlayacak bilgiye, yorumlayacak irfana ve sezebilecek ferasete sahip değilsek, gerçeği anlayamayız. İşte her şeyi açık etmek dediğimiz mesele, bildiğini söylemek veya gizli sırları ifşa etmekten ziyade açık olanın içindeki hakikati görebilmektir.

    Atalarımız, “Yalancının mumu yatsıya kadar yanar.” demiştir. Bu sözü çoğu zaman “Yalanın ömrü kısa olur.” diye açıklarız. Bu doğru olmakla birlikte eksiktir. Çünkü yalanın ömrünü kısaltan zamandan daha çok hakikati görebilecek insanların varlığıdır. Eğer insanlar sorgulamıyorsa, araştırmıyorsa ve düşünmüyorsa, bir yalan bazen yıllarca yaşayabilir. Bu bakımdan gerçeği görmek için sadece bilgi de yetmez. Çünkü manadan yoksun bilgi insana cevaplar verir ama bilgi ancak sezgiyle kavranıldığında doğru soruları sormayı öğretir. Bu sebeple doğruyu söylemek kadar, doğruyu gizlemeye çalışanı anlayabilecek bir basirete sahip olmak da büyük bir erdemdir.

    Bugün bilgiye ulaşmak hiç olmadığı kadar kolaylaştı. Buna karşılık hakikate ulaşmak her zamankinden daha fazla dikkat istemektedir. Çünkü çağımızda gerçek çoğu zaman inkar edilmiyor; algının içinde kaybettiriliyor. Doğruların arasına serpiştirilen küçük yanlışlar, eksik bırakılan bilgiler ve yönlendirilen gündemler, gerçeğin üzerini örtmenin en etkili yolları haline geliyor.

    Bu durumu iyi kullanan bazı odaklar da gerçeği örten her şeyden faydalanırlar. Bu nedenle açıklık, doğruluk ve şeffaflık bu çevrelerin en fazla rahatsız olduğu değerlerdir. Bununla beraber bu odaklar perdeyi yalnızca saklamak için değil, baktırmak için de kullanırlar. Bazen muhataplarına oynadıkları oyunun gereği olarak bilgiyi gösterirler. Sahneledikleri bir gösteriden ibarettir. Açık ettikleri her ne ise gerçeğin üzerindeki yeni bir örtüdür aslında. “Cambaza bak” deyiminde anlatıldığı gibi amaçları; insanların dikkatini başka bir yöne çekerek yapılmak isteneni veya tehlikeyi gizleme ve göz boyama çabasıdır. İşte bu durumda da farkında olmak; asıl mevzuya odaklanıp, oynanan oyunu bazen asıl merkezine döndürmek, bazen de susarak açık etmeyi gerektirir.

    Tüm bu sebeplerle eskiler, “Arif olana bir işaret yeter.” demişlerdir. Arif insan, her şeyin uzun uzun anlatılmasını beklemez. Bir işaretten bütünü okur; söylenen kadar söylenmeyeni de anlar. Çünkü yalnızca bilgi sahibi değil; bilgiyi hikmetle değerlendirebilecek olgunluktadır.

    Öte yandan doğruyu, açık olmayı, hem zihni hem de gönlü açmayı sadece kişisel ilişkilerde değil; birlikte yaşam ve kurumsal işleyişlerde de önemsemek gerekir. Çünkü güven; toplumda da söz ile özün, vaat ile icraatın ve görünüş ile hakikatin aynı yerde buluştuğu zaman doğar. Emek mücadelesi de güven çağrısına itibar ettiği ölçüde büyüyebilir. Çünkü örgütlü yapılar, çalışanların güveni üzerine yükselen kurumlarıdır. Güvenin olduğu yerde ise kapalılık değil, açıklık; belirsizlik değil, şeffaflık hakim olmalıdır.

    Açıklığı benimseyen emek mücadelesi, önündeki tuzakları da fark etmek zorundadır. Zira emeğin gerçek meselelerini ve haklı taleplerini doğrudan umursamayanlar, mücadelelerini sahte gündemlere yöneltirler. Böylece asıl olanın yerini suret, ilkenin yerini slogan almaya başlar. Bu durum, çalışanların doğru ile yanlışı, samimi mücadele ile gösterişi ayırt etme kabiliyetini zayıflatır. Bu tehlike de ancak her şeyi açık eden şeffaflık ile aşılabilir.

    Şeffaflık; alınan kararların gerekçelerini açıklayabilmek, yapılan her çalışmanın hesabını verebilmek, eleştiriden kaçmamak ve doğruların arkasında cesaretle durabilmektir. Ancak şeffaflık tek taraflı bir sorumluluk da değildir. Hesap veren kadar, verilen hesabı anlayabilecek bilinçli insanlar da gerekir. Bilgiyle donanmamış bir topluluk kendisine sunulanı sorgulayamaz. Algının kurbanı olur. Hakikati gizleyenle gerçeği söyleyeni birbirinden ayırmakta zorlanır. Bu sebeple şeffaflığın en büyük güvencesi yalnızca açık hesaplar ya da kapılar değil; açık zihinlerdir.

    İşte bu yüzden emeğin ihtiyacı sorgulama kültürü, analiz kabiliyeti ve doğruyu yanlıştan ayırt edebilme şuurudur. Bu bakımdan şeffaflık bir yönetim tekniği değil; örgütlü mücadelede tüm tarafların sorumluluğunda olan en önemli ahlaki ilkelerden biridir.

    Bu haftanın konuşması bize şunu hatırlatıyor: Her şeyi açık etmek, sadece doğruyu söylemek değildir. Her sırrı ifşa etmek hiç değildir. Asıl mesele; hakikatin üzerindeki perdeyi kaldırabilecek akla, onu görebilecek ferasete ve onu savunabilecek ahlaka sahip olmaktır.

    Bu yüzden şeffaflığın sırrı zihni ve gönlü birlikte açabilmekte gizlidir. Perdenin korkusu, gösterileni gören gözler değil; onun içinde gizlenen hakikati anlayabilen zihinler ve onu savunabilen gönüllerdir.

  • Pazartesi Konuşmaları – 17

    Boynumuzun Borcu – Bahçıvan Olmak

    Toprakla hemhal olmak güzeldir. İnsan, toprağa olan borcunu ödemek için hayatı bir bahçıvan gibi yaşamalıdır. Çünkü dünyaya yalnızca tüketmek için değil; aynı zamanda yaşadığımız yeri güzelleştirmek için geldik. Zira kimimiz bir aileyi, kimimiz okuldaki çocukları, kimimiz emeği, kimimiz de bir hastanın umutlarını yeşertiriz. Bütün mesele işini iyi yapabilmekte gizlidir. İyi bir bahçıvan; her mevsimin bir sabır istediğini, her çiçeğin nice emekle açtığını, her ağacın ise yıllar süren bir sabrın ürünü olduğunu bilir. Onun derdi sahip olmak değil, emanet edileni güzelleştirerek teslim etmektir.

    Bizim için de yaşadığımız topraklar en büyük emanettir. Bahçıvan nasıl kendisine emanet edilen bahçeyi daha bereketli hale getirerek teslim etmeyi görev bilirse; bize düşen de bu vatana olan borcumuzu, insanı yetiştirerek, alın terine sahip çıkarak ve her alanda iyiliği büyüterek ödemektir.

    Eskiler, “Borç yiğidin kamçısıdır.” derken bugün anlaşıldığı gibi borçlanmayı öven bir söz söylemiş olamazlar. Günümüzde bu atasözü “Nasıl olsa çalışır öderiz.” anlayışıyla borç edinmeyi teşvik eden bir ifadeye dönüştürülebiliyor. Oysa bu, sözün ruhunu tersine çevirmektir.

    Borç, kısaca, insana ait olmayan bir imkânın belirli bir süre için kendisine emanet edilmesidir. Bu yönüyle borç, sadece maddi bir ilişki değil; aynı zamanda güvene dayalı ahlaki bir sorumluluktur. Çünkü borç aldığımızda yalnızca bir imkânı değil, o imkânı bize emanet eden insanın güvenini de üzerimize almış oluruz.

    İşte atasözünün asıl anlamı burada saklıdır. “Borç yiğidin kamçısıdır.” sözü, borçlanmayı değil; borcunu geciktirmeden ödemek için gösterilen gayreti övmektedir. Yiğitlik, borçla yaşamayı alışkanlık haline getirmekte değil; omzundaki emaneti zamanında ve hakkıyla sahibine teslim edebilmektedir.

    Tam da bu noktada Anadolu’nun büyük sesi Aşık Veysel’e kulak verelim. Hayatı boyunca toprağı, toprağın bereketini ve sessizliğini anlatan Aşık Veysel, belki de bir ömürlük tecrübesini tek bir dizede özetler: “Benim sadık yarim kara topraktır.” Bu söz, sadece toprağa duyulan sevgiyi anlatmaz. Toprak, kendisine verilen hiçbir emeği karşılıksız bırakmaz. Bu nedenle Veysel için sadakatin sembolüdür. Bir tohum ekersiniz, başak verir. Bir fidan dikersiniz, gölge olur. Alın teri dökersiniz, bereket olur. Toprak cömerttir; insanın kendisine verdiğini katlayarak geri verir. Ve toprak insanı bağrına basar. Belki de bu yüzden Veysel, insanlardan gördüğü vefasızlıkların karşısına toprağın tevazusunu ve sadakatini koymuştur.

    Bizim de bu topraklara bakışımız, Aşık Veysel’in kara toprağa bakışıyla büyük ölçüde benzeşir. Bu vatana yalnızca sınırları olan bir coğrafya olarak bakmayız. Bu toprakları kimliğimizin mayası, tarihimizin hafızası, medeniyetimizin beşiği ve çocuklarımıza bırakacağımız en kıymetli emanet olarak biliriz. İşte bu bilinçle biz; uğruna emek verilen, can pahasına korunan ve güzelleştirilerek geleceğe taşınması gereken bir emanet olarak “Önce Vatan” deriz. Bu söz, sadece bir slogan değildir. Üzerimizdeki bütün borçların da sıralamasıdır. Çünkü bu topraklara olan borcumuz, diğer bütün borçlarımızın önünde gelir.

    Merhum Mehmet Akif İnan’ın sendikacılığı bir irfan ve şahsiyet hareketi olarak tanımlaması da bu yüzdendir. O hak ile sorumluluğu, özgürlük ile vefayı, emek ile ahlakı birbirinden hiç ayırmamıştır. Ona göre sendikacılık, yalnızca hak arama mücadelesi değil; aynı zamanda şahsiyet inşa eden bir irfan hareketidir. Toplumun temeli, yalnızca güçlü kurumlar değil; şahsiyet sahibi olan erdemli insanlardır. Erdemli insanın emanet ve borç bilinci, huzurlu bir çalışma hayatını da inşa edecektir. Bu bilinç, borcu sadece ekonomik bir olgu olarak değil, omuzlarda taşınan bir yük olarak görür. O yük hafifledikçe insanın vicdanı rahatlar ve kökleri sağlamlaşır. Çünkü insanı büyüten şey sahip oldukları değildir. Bilakis üzerinde kimsenin hakkını taşımadan yaşayabilmesidir.

    Bizim çalışma hayatına ve sendikacılığa bakışımız da işte bu anlayıştan beslenmektedir. Bu sebeple sendikacılık, yalnızca ücret pazarlığı değildir. Sendikacılık, çalışma hayatının bahçıvanlığıdır. Bahçıvan nasıl toprağın yarınını da düşünüyorsa, sendikalar da yalnız bugünün çalışanlarını değil, yarının çalışma hayatını düşünmeyi boynunun borcu olarak görmelidir.

    Bu yüzden akademik ve sosyal sendikacılığı önemsiyoruz. Çünkü sendikalar yaptıkları çalışmalarla bilgi üreten, politika geliştiren ve geleceği inşa eden bir fikir merkezi olmalı; hem de insanın umuda, dayanışmaya, kültüre, eğitime, dostluğa ve paylaşmaya olan ihtiyacına yönelmelidir. İyi bahçıvan yalnızca ağacı sulamaz, bahçedeki hayatın tamamını korur. İyi bir sendikal mücadele de sadece toplu sözleşme masasında verilmez. Toplumsal dayanışmayı büyüterek olur. İnsanı merkeze alır. Üreterek bir değere dönüşür. Çünkü akademik sendikacılık, çalışma hayatının aklını inşa ederken, sosyal sendikacılık ise vicdanı diri tutarak dayanışmayı büyütür. Dolayısıyla biz yalnız bugünün sorunlarını çözen değil, yarının çalışma hayatına “borcunu ödeyerek” hazırlanan bir sendikacılık anlayışını savunuyoruz. Belki verdiğimiz mücadelenin bütün meyvelerini biz toplayamayacağız. Ama önemli olan bu değildir. Önemli olan, bizden sonra gelenlerin daha bereketli bir bahçe devralmasıdır.

    Bu haftanın konuşması bize şunu hatırlatıyor: Gerçek yiğitlik, borçla yaşamayı alışkanlık hâline getirmemektir. Her nesil, kendinden öncekilerin ödediği borçlarla yükselir; kendinden sonrakilere bıraktığı emanetlerle hatırlanır. Bize düşen ise, emanet edilen bahçeyi teslim aldığımızdan daha güzel, daha bereketli ve daha yaşanabilir hâle getirerek geleceğe bırakmaktır. İşte boynumuzun borcu budur.

  • Pazartesi Konuşmaları – 16

    Merdiven Kurmak – Yükselmek Değil, Yükseltmek

    “Ağır ağır çıkacaksın bu merdivenlerden

    Eteklerinde güneş rengi bir yığın yaprak

    Ve bir zaman bakacaksın semaya ağlayarak”

    Ahmet Haşim’in Merdiven şiiri, hayatı birkaç dizeyle anlatabilen ender metinlerden biridir. Şair, merdiveni yalnızca çıkılan birkaç basamak olarak görmez; onu insan ömrünün, olgunlaşmanın ve hakikate doğru yürüyüşün sembolü hâline getirir. İnsan doğduğu günden itibaren basamak basamak ilerler; öğrenir, düşer, kalkar, yorulur, yeniden yürür. Her basamak yeni bir tecrübe, her durak yeni bir imtihandır. Fakat bu şiirin bize düşündürdüğü bir gerçek daha vardır. O da hangi basamakta olduğumuz değil; kimlerin ya da neyin yükselmesine vesile olduğumuzdur.

    Hayat yalnızca kendi yolculuğumuzdan ibaret değildir. İnsan, çıktığı basamaklar vesilesiyle iz bırakır. Burada asıl mesele, bıraktığı izin ardından gelenler için ne anlam ifade ettiğidir. Çünkü insan, çıktığı basamak kadar, başkalarının yaşamına nasıl dokunduğuyla da hatırlanır.

    Bir ustanın çırağına aktardığı bilgi, bir dostun zor zamanda uzattığı el, anne babanın evladına kazandırdığı değerler… Bunların her biri görünmeyen ama insanı yükselten basamaklardır. Öte yandan bir işçinin emeğinin sömürülmesi, bir insanın güveninin ya da kutsal bildiği değerlerin istismar edilmesi de başkalarını basamak yapmanın başka bir biçimidir. Buradan anlarız ki hayat insana farklı yollar sunar. Kimi, insanlara merdiven kurar.

    Kimisi de insanları basamak olarak kullanır. Birinci yol insanı büyütür, ikinci yol ise hırsı. Birincisi güven inşa eder; ikincisi rekabet üretir. Biri gönül kazandırır; diğeri ise makam kazandırabilir.

    Anadolu irfanı, insan yetiştirmeyi bina yapmaktan daha değerli görmüştür. Ahilik geleneğinde usta, çırağından bildiğini saklamaz, tecrübesini paylaşır, yetiştirdiği insanın kendisini geçmesini kendi başarısı sayar. Yunus Emre’nin kurduğu gönül merdiveni de;

    “Dostun evi gönüllerdir

    Gönüller yapmaya geldim.” dizeleriyle aynı hakikati hatırlatır. Gönül yapmak, insanı yükseltmektir. Bir gönlü incitmeden yaşamak, bir insanın yükünü hafifletmek, onun umudunu çoğaltmak da böyledir. İnsan, başkasının hayatına dokunabildiği ölçüde kendi yolunu da güzelleştirir.

    Fakat belki de merdiven kurmaktan daha kıymetli bir şey vardır: Merdiveni güzelleştirmek. Çünkü insan çıkılan yolu daha sağlam, daha güvenli ve daha anlamlı hâle getirmelidir. Gerçek iz bırakmak, yalnızca yükselmek değil; merdiveni çıkmak isteyen birine güvenle yükselebileceği bir merdiven bırakabilmektir.

    Ancak merdiveni güzelleştirmek için sadece basamakları onarmak yetmez. Korkulukların varlığı da bunu sağlamaz. Çünkü sağlam görünen bir merdiven bile yanlış bir yere yaslanmışsa insanı doğru yere ulaştıramaz. O merdiveni kimlerle kurup kimlerle çıktığımız da en az basamaklar kadar önemlidir. Çünkü her anı birlikte inşa ettiğimiz insanlar hayatın rengini de şekillendirir. Öyleyse istişare ettiğimiz kişiler; ufkumuzu daraltan değil genişleten, hoşumuza gideni değil ihtiyacımız olanı söyleyen, alkışlayan değil gerektiğinde bizi uyaran insanlar olmalıdır. Hakikati söyleyen dost, alkışlayan kalabalıktan daha kıymetlidir. Çünkü insan bazen tek bir doğru sözle yükselir, bazen de yanlış bir yönlendirmeyle yıllarını kaybedebilir.

    Nitekim istişare, yalnızca fikir almak değildir; hayatın rengini birlikte anlamak, yoldaki hikmeti birlikte aramaktır. Tek başına akıl yön bulabilir; fakat birlikte düşünmek istikamet kazandırır. İstişare eden insan yalnızca kendi gözüyle değil, güven duyduğu insanların tecrübesiyle de görmeye başlar. İşte merdiveni güzelleştirmek biraz da budur; sağlam karakterli, gönlü güzel ve samimi insanlarla aynı merdiveni doğru yere kurabilmektir.

    Tarih boyunca yanlış insanlar doğru görünen merdivenler kurmuşlardır. Bunun en acı örneklerinden birini yakın tarihimizde 15 Temmuz gecesi yaşadık. O gece milletimiz, inancı, güveni ve ortak değerleri kendi yükselişi için basamak hâline getirmeye çalışan bir anlayışla yüzleşmiştir. İnsanların en samimi duygularını istismar ederek sahte bir merdiven kuran bu zihniyet, emaneti korumak yerine onu kendi hedeflerine araç kılmaya çalışmıştı. Ancak milletimiz birlik içinde, istismar üzerine kurulan o yanlış merdivene müsaade etmeyerek, emanetin sahibi olduğunu bir kez daha ortaya koydu.

    Tam da burada şunu hatırlamalıyız: Bu topraklar bize yalnızca üzerinde yaşadığımız bir coğrafya değil; diliyle, tarihiyle, kültürüyle, inancıyla ve uğruna can veren şehitleriyle büyük bir emanettir. Emanete sahip çıkmak için; merdiveni doğru kurmak, sağlam tutmak ve güzelleştirmek gerekir. İşini hakkıyla yapmak, bir insan yetiştirmek, adaleti, güveni ve dayanışmayı büyütmek de üzerimizdeki borcun bir parçasıdır. İşte bu yüzden bu topraklara olan borcumuzu, bu toprakları biraz daha güzelleştirerek; bu millete olan vefamızı ise insanı ve emeği yücelterek ödeyebiliriz.

    Bugün bize düşen görev ise aynı şuuru çalışma hayatında da canlı tutmaktır. İnsanların güvenini istismar ederek değil, güvenini kazanarak; değerlerini kullanarak değil, değerlerine sahip çıkarak; omuzlara basarak değil, omuz vererek yürümektir.

    Bu bakımdan gerçek anlamda sendikal hareket; insanların birbirine omuz verdiği, birbirini yükselttiği ve birlikte daha sağlam bir gelecek inşa ettiği büyük bir dayanışma kültürüdür. Bu yolculukta bilgiyi paylaşmak merdivene yeni bir basamak eklemektir. Güven vermek korkuluk yapmak, adalet basamakları sağlamlaştırmaktır. Nezaket birbirini anlamak, merhamet yorulanın nefeslenmesine imkân vermek, istişare ise merdivenin doğru yere dayanmasını sağlamaktır.

    Bu haftanın konuşması bize şunu hatırlatıyor: Başkalarının omzuna basarak yükselenler zirveye ulaşabilir; fakat başkalarına omuz verenler gönüllere ulaşır. Gerçek başarı, zirveye çıkmak değil; ardında daha güvenli, daha kalıcı ve daha güzel bir yol bırakabilmektir.

    Unutmayalım: Eteklerimizde güneş rengi yapraklarla, ağır ağır çıkarken bu merdivenlerden, geriye dönüp baktığımızda bıraktığımız en büyük eserin çıktığımız basamaklar değil, kendimizden sonra gelenlerin umutla yükselebileceği bir merdiven olduğunu anlayacağız.

  • Pazartesi Konuşmaları – 15

    Gerçek Sarhoşluk – Özü Gür Olmak

    İsmet Özel, şair Charles Baudelaire’in “Sarhoş olun; şarapla, erdemle, aşkla neyle olursa olsun sarhoş olun ama asla ayık gezmeyin.” sözünden hareketle ayık gezmeyi sorgular. Charles Baudelaire ‘Sarhoş olun’ der, İsmet Özel ise bu sözü tersyüz ederek yorumlar. Çünkü Özel’e göre bugün ayık gezenler, dünyanın bütün ağırlığını yüreğinde taşımaktadır. Asıl mesele ise hafiflemektir.

    Sarhoşluk denildiğinde zihnimizde oluşan ilk izlenim aklın perdelenmesidir. Oysa burada sarhoş olun çağrısıyla anlatılmak istenen; insanı tüketen ve gerçeği perdeleyen asıl hâlin ayık gezmek olduğudur. Bununla beraber sarhoş olmak insanı bu tehlikeden alıkoyan bir ruh halidir. Zira kelimenin çağrıştırdığı anlamlardan biri de “başı hoş”, yani keyfi yerinde olmaktır.

    İnsan bazen dünyanın geçici telaşlarını ebedî meseleler gibi yaşamaya başlar. Her sözü ciddiye alır. Her tartışmanın tarafı olur. Kimin ne dediğini, kimin ne yaptığını, kimin öne geçtiğini hesap eder. Makamı büyütür, menfaati kutsar, övgüyle sevinir, eleştiriyle yıkılır. Keşkeler, kaygılar, kırgınlıklar… Bunlar insanın gönlünü yorar, belki de şairin eleştirdiği ayıklık da budur. Çünkü insanı yoran, çoğu zaman sadece dünyanın ağırlığı değil; aynı zamanda onu taşıma biçimidir.

    Başı hoş olan insan ise büyük bir mutluluk yahut aşkla kendinden geçer. Başı dönmüş gibidir; bu haliyle özüne dönmenin arayışı içindedir. Kendisini tanıdıkça Rabbini, insanı ve hayatı da daha doğru tanımaya başlar. İçinde huzur buldukça etrafına da huzur dağıtır. Bu sebeple başı hoş olmak, bir başka açıdan da insanın kendiyle barışık olmasıdır.

    Kendiyle barışık olan insan dünyanın geçici hesapları ile gereksiz yere zihnini meşgul etmez. İnsanı küçülten dedikoduya, fitne ve fesata karışmaz. Hırsın doyurmadığını, kibrin yalnızlaştırdığını, yalanın insanın kendi sesini bile yabancılaştırdığını görür. Hakkaniyetli davranmakla kindarlığı ayırt eder. Çünkü gönlü meşguldür; sevgiyle, hakikatle, güzellikle ve iyilikle… Ayık gezenler ise kendisine meşgul olacak türlü çirkinlikler bulmakta hiç gecikmezler.

    Bu anlamda “Baş” kelimesi kendilik anlamında da kullanılır. “Başın sağ olsun” “başı bağlı” “kendi başına” gibi deyimler de bu anlamdadır. Kendi olan kişi, başkalarıyla yarışmayı da bırakır. Kendini ispat etmek için ömür tüketmez. Her alkışı beklemez, her eleştiriyi de yıkım saymaz. O bilir ki insan, içindeki gürültüyü susturamadığında dışarıdaki en küçük ses bile onu rahatsız eder. İnsanın en uzun yolculuğu, başkasına değil kendi özüne doğrudur.

    Bu yüzden insan ancak özü gür olursa gerçekten özgür olur. Zira özgürlük, insanın kendini bulmasıdır. Özü gür olan insan, başkalarının alkışına muhtaç değildir. Makam değişince değeri eksilmez. Serveti artınca büyüdüğünü sanmaz. Bu sebeple onun dayanağı dışarıda değil, içeridedir. Kökü toprağın altında olan ağacın rüzgârdan korkmaması gibi, özü güçlü olan insan da hayatın fırtınalarına karşı ayakta kalır.

    Öte yandan gönlü meşgul olmak insanı gösterişten ve küçük hesaplardan uzak tutar. Onlar günü kurtarmaktan çok gönül kazanmayı önemser. Bir tebessümün, samimi bir selamın, zamanında söylenmiş doğru bir sözün uzun nutuklardan daha kıymetli olduğunu bilirler. Kendilerine doğru yolculuk halindedirler.

    Çalışma hayatı da bundan farklı değildir. Çünkü insan kendi içinde kuramadığı huzuru iş ortamına da taşıyamaz. Kişinin karakteri, çalıştığı kurumun iklimini de etkiler. Bu yönüyle aynı kurumda çalışan insanlar yalnızca görev arkadaşları değildir; aynı emeğin yükünü omuzlayan yol arkadaşlarıdır. Bu yolculukta dedikodu güveni, hırs huzuru, kibir kardeşliği, yalan ise birlikte üretme iradesini zedeler. Buna karşılık dürüstlük güveni büyütür; saygı iş birliğini, vakar ve merhamet ise çalışma barışını güçlendirir.

    İşte bu yüzden gerçek anlamda sendikal hareket, emeğin onurunu korumak için önce insanın onurunu korumakla ilgilenir. Çünkü insanın değer görmediği yerde emeğin de değeri kalmaz. İnsanın değer gördüğü bir anlayışta çalışma arkadaşları birbirlerinin rakibi değil, birbirlerinin emanetidir. Her insan gibi inançları, değerleri ve haysiyetleri vardır. Nezakete ihtiyaç duyarlar. Dayanışma ile güçlenirler. Emeklerinin hakkını ve bereketini görmek isterler. Kullanılmayı değil, zor anlarında destek görmeyi arzu ederler. Çünkü insan onuru, ancak insan onuruna yakışan davranışlarla korunabilir.

    Belki de bütün büyük şairler, farklı kelimelerle aynı hakikati söylemeye çalışırlar. Şair Ahmet Telli de,
    “İnsana en çok şiir yakışıyor,
    Sonra yeryüzüne yağmur,
    Gökyüzüne mavi…
    Ve en çok insana vefa yakışıyor,
    Yüreğe sevda,
    Gözlere haya…
    Ve en çok yaşamak yakışıyor;
    İnsanca, sevdaca, duruca…”
    dizeleriyle insana yakışan yaşamı ve başı hoş olmanın güzelliğini ustaca tarif eder.

    Bu haftanın konuşması bize şunu hatırlatıyor:
    Sarhoş olun… Ama hırstan değil. Kibirden de değil. Öfkeden de değil. Erdemden… Merhametten… Sevgiden… Hakikatten… Ve yaptığınız işin anlamından…

    Dünyanın gürültüsü hiç bitmeyecek ve bu gürültüye kapılmak ayıklık halidir. Oysa önemli olan o gürültünün içinde insan olmanın sesini kaybetmemektir. Başı hoş olanlar bunu başarabilenlerdir.

    Çünkü insan, gönlü neyle doluysa ancak onu yudumlayarak sarhoş olabilir.

  • Pazartesi Konuşmaları – 14

    Rüyanın Değeri – Aynı Kazanın Tadı

    Hayat mücadelesinde insan, bazen hayaller kurar. Gideceği yolları zihninde çizer, ulaşmak istediği ufukları tasarlar. Sonucun belirsizliğini ve kurulan hayalin ne getireceğini düşünmez. Öte yandan insan rüyalar görür. Rüya hayalden farklıdır. O, insanın iradesinin ötesinden gelen sessiz bir misafir gibidir. Bazen bir umut olur, bazen bir ikaz; kimi zaman hemen, kimi zaman da yıllar sonra anlamını kavradığımız bir işaret…

    Hayal, “Nereye gitmek istiyorum?” sorusunu sordurur. Hedefe ulaştırabilir ama yolculuk ikaz ve işaretlerden habersiz bir şekilde tamamlanır. Rüya ise, “Asıl nereye çağrılıyorum?” diye düşündürür. Rüyaları anlamla buluşturamamak yürümeyi dahi unutturabilir. Bu sebeple insan hep hatırlatmalara ihtiyaç duyar.

    Belki de bu yüzden bazı günler yalnızca takvimde bir tarih değildir. Geçmişten bugüne taşınan büyük hakikatlerin sessiz hatırlatıcılarıdır. İşte bu hatırlatmalara en güzel örneklerden biri, her yıl farklı yiyeceklerin aynı kazanda piştiği aşuredir. Aşureye baktığımızda ilk gördüğümüz şey farklılıktır; tıpkı rüyalar gibi. İçindekilerin hiçbiri diğerine benzemez, karmaşıktır. Hiçbirinin tadı aynı değildir. Ama aynı kazanda sabırla piştikçe, birbirine lezzet katar ve yepyeni bir bütün oluşturur.

    Bu tat bize hatırlatır ki, o kazana giren hiçbir malzeme kendi özünü bütünüyle kaybetmez. Buğday yine buğdaydır, ceviz yine cevizdir, nohut yine nohuttur. Ama yalnızca kendisi değildir. Her biri diğerinin tadına karışmış, tek bir bütünün parçası olmuştur. Artık onları birbirinden ayırmak mümkün değildir.

    Belki de birlikte yaşamanın en güzel tarifi de burada saklıdır. Zira birlik, farklılıkların ortak bir anlam etrafında birbirinden ayrılmaz hâle gelmesidir. İnsanlar da böyledir. Aynı ailede büyüyen kardeşler bile birbirine benzemez. Aynı okuldan mezun olanlar aynı düşünmez. Aynı kurumda çalışanlar aynı karakteri taşımaz. Toplumu güçlü yapan da zaten herkesin farklılıklar içinde aynı değere gönülden bağlanabilmesidir. Bu yönüyle de aşure insana bütünleşmeyi hatırlatır. Hayatın gerçek tadı da işte o zaman ortaya çıkar.

    Bu çerçevede birlikte yaşamanın belki de en sade tarifini şair Rüştü Onur şu dizelerle anlatır:
    “Benden zarar gelmez / Kovanındaki arıya / Yuvasındaki kuşa; / Ben kendi hâlimde yaşarım / Şapkamın altında.” İnsan, birlikteliğini yalnızca yaptıklarıyla değil, yapmamayı seçtikleriyle de gösterir. Arının kovanına dokunmamak… Kuşun yuvasını, komşunun huzurunu bozmamak… Aşure kazanındaki malzemelerin birbirinin yerini almaya çalışmaması gibi.

    İşte bu yüzden insan kurallar ve değerlere bağlı olmadan yaşayamaz. Kurallar insana neyi yapıp neyi yapmayacağını öğretir. Değerler ise neden yapması ya da neden vazgeçmesi gerektiğini hatırlatır. Bazı medeniyet araştırmacıları, Batı medeniyetinin daha çok kurumsal kurallar ve sistemler üzerine, Doğu medeniyetlerinin ise değerleri koruma üzerine yoğunlaştığını gözlemlemiştir. Elbette her iki yaklaşım da kendi içinde değerli katkılar sunmuştur. Kurallar olmadan düzen kurulamaz. Değerler olmadan ise düzen ruhunu kaybeder. Çünkü değerini kaybeden bir kural zamanla soğuk bir zorunluluğa dönüşür. Değerle beslenen bir kural ise insanı incitmeden ayakta tutar.

    Değerler yalnızca ailede, mahallede ya da dostluklarda yaşanmaz. İnsan hayatının en önemli alanlarından biri olan çalışma hayatında da aynı ilkelere ihtiyaç vardır. Çünkü birlikte üretmek de, birlikte yaşamak kadar ortak bir vicdan gerektirir. Bu sebeple birlikteliğin ve toplumsal hayatın en güçlü örneklerinden biri emek mücadelesidir.

    Bir sendika yalnızca aynı mesleği yapan insanların oluşturduğu bir topluluk değildir. Onu gerçek anlamda bir aileye dönüştüren, değerlerdir. Merhum Mehmet Akif İnan, bunu “değerler sendikacılığı” diyerek ifade etmişti. Bu anlayışta sendika, sadece ücret artışı isteyen ya da özlük haklarını savunan bir teşkilat değildir. İnsanın onurunu korumayı esas alan bir mücadeledir. Bu yönüyle emeğin hakkını savunur. Adaleti önceler. Empati kurar ve diğerkâmdır. Kardeşliği büyütür. Mazlumun, masumun ve mağdurun yanında durur. İnsani değerleri çalışma hayatına taşıyan büyük bir sorumluluk üstlenir. Çünkü hak aramak önemlidir. Fakat hakkı hangi ilkeyle aradığımız daha da önemlidir. Bu yüzden dayanışmayı kalıcı kılan menfaat birlikteliği değil, ortak değerlerdir. Tıpkı aşure gibi… Eğer ateş doğru değilse, sabır yoksa, ölçü korunmamışsa ve bütüne ulaşılmamışsa hiçbir zaman mücadele bir değere dönüşemez.

    Diğer taraftan her zaman aynı kazana aynı gözle bakanlar olmaz. Kimi insanlar aşureye baktığında harmanlanmış emeği görür. Kimi hüznü ve sabrı görür. Kimi yeniden başlamayı… Kimi ise yalnızca malzemeleri sayar. Buğdayı gösterir. Fasulyeyi diğerinden ayırır. Cevizin neden daha fazla olduğunu konuşur. Narın rengini tartışır. Tarçının kokusunu beğenmez. Aslında bu bakış biraz da aşurenin tadını değil, onun anlattığı hakikati beğenmez. Çünkü aşure sessizce şunu söyler: Aynı değerin etrafında birleşin. İşte bu hakikate itiraz eden göz, kazandaki birliği göremez. Sürekli ayrılığı arayan, sonunda ortak tadı da kaybeder.

    Bu haftanın konuşması bize şunu hatırlatıyor: Hayaller kurallarla şekillenir ve insanı bir hedefe yöneltir, rüyalar ise değerlerin rehberliğinde manayı işaret eder. Aynı kazanda pişmek, kendi rengimizi kaybetmeden büyük hakikatin içinde yer bulabilmektir. Ve belki de insan ömrünün en güzel rüyası budur.