Pazartesi Konuşmaları – 12

Gölgenin Gerçeği – Bu da Geçer Yâ Hû

Hayat, sürekli yer değiştiren gölgelerin altında bir yolculuktur. İnsan da, bazen bir sözde, bazen bir mısrada, bazen de bir hikayede kendine sığınacak bir gölge arar. Çünkü hayatın yakıcı tarafları karşısında insanın en temel arzularından biri, acının ortasında serinleyeceği ve sevincin taşkınlığında dengeleneceği bir yer bulabilmektir. Fakat gölge, kalıcı bir yer değil; sadece bir duraktır. Ne keder ne de sevinç sonsuza kadar sürer. İnsan da duygularının şiddetinden korunmak için gölgelerde soluklanır, sonra da yeniden yoluna devam eder. Bu yüzden insan, asırlardır aynı hakikati farklı sözlerde ve hikayelerde arayıp durmuştur.

Rivayete göre bir hükümdar, hem iyi hem de zor günlerinde kendisine yol gösterecek bir söz arar. Bilgeler yüzüğünün içine şu sözü kazırlar: “Bu da geçer yâ Hû.” Hükümdar zafer kazandığında yüzüğüne bakar ve sevincinin sonsuza kadar sürmeyeceğini hatırlar. Bir yenilgi yaşadığında yine aynı sözü okur ve acısının da kalıcı olmadığını anlar. Belki de bu kısa cümle, hayatın en büyük sırlarından birini taşımaktadır. Çünkü insanı asıl yıkan şey acının kendisi değil, hiç bitmeyeceği sanısıdır. İnsanı savuran da sevincin sonsuza dek süreceği düşüncesidir.

Bu anlayış türkülerde de yankı bulmuştur. Nice acı, ayrılık ve hasret çeken insanlar teselliyi çoğu zaman bir türkü mısrasında aramışlardır. Nitekim Aşık Daimi’nin sesiyle gönüllere yerleşen şu dizeler de aynı gerçeği anlatır: “Ne ağlarsın benim zülfü siyahım / Bu da gelir, bu da geçer ağlama.” Bu sözler acıyı inkâr etmez; yüreğin üzerine düşen kederi bir gölge gibi tarif eder ve insana onun da geçeceğini söyler. Çünkü insan bazen zamanın akışını unutabilir. Oysa duygular bir nehir gibi akar. Bugün yüreğimizi yoran onca dert, yarın birer hatıraya dönüşecektir. Zira hayat, birbiri ardınca gelen farklı duyguları misafir eder ve ardından vakitlice uğurlar.

Bununla birlikte kederin gelip geçmesi, hüznü azaltmaz; ona anlam kazandırır. Bunun farkında olan insan yas tutar. Yas tutmak yalnızca bir acıyı taşımak değil; o acının ardında kalan mücadeleyi, değerleri unutmamaktır. Hatta bir bakıma unutmaya karşı gösterilen içsel bir dirençtir. Aynı şekilde sevincin sürekli olmayışı da mutlu olmaya engel değildir. İnsan, bir gün sona ereceğini bildiği halde bir dost meclisinde tebessüm eder, bir başarıyla gururlanır, güzel bir habere sevinir. Nasıl ki yas vefanın ve vicdanın ifadesiyse, sevinç de şükrün ve hayatla kurulan sağlıklı bağın ifadesidir. Geçici olduklarını bilmek, ne hüznü anlamsız kılar ne de mutluluğu eksiltir; bilakis her ikisinin de kıymetini daha iyi anlamamızı sağlar.

Meseleye bir başka açıdan daha baktığımızda bu kez insanın sabırsızlığı çıkar karşımıza. Yapısı gereği aceleci olan insan, başına gelenleri hemen iyi ya da kötü diye isimlendirmek ister. Sevdiklerini, kaybettiği bir imkanı ya da yaşadığı duyguları kendine ait bir mülkiyet gibi sahiplenir. Halbuki hiçbir şey insana kalıcı olarak verilmemiştir. Hepsi emanettir. Bu yüzden insan biraz da bulut gibidir; kendine ait olmayan bir gökyüzünde sürekli gezinir durur.

İnsanın bu sahiplenici tutumu duyguları daha yoğun ve kırılgan hale getirir. Bu yüzden büyükler, hayatın her haline biraz daha geniş bir pencereden bakmayı tavsiye etmişler; istenilen bir şey olduğunda bir hayır, olmadığında ise bin hayır aramışlardır. Dolayısıyla hayatın her anına hemen son hükmü vermekten sakınmak gerekir. Belki de zaman, ilk bakışta göremediğimiz güzellikleri yavaş yavaş görünür kılacaktır.

Geçicilik ve zaman ilişkisine yönelik bir başka ses de Mehmet Akif İnan’dan gelir. “Zaman” şiirinde şair, Göçebe ömrümü bağla zamana / Dağılsın içimin karıncaları diyerek insanın iç dünyasındaki dağınıklığa, huzursuzluğa ve savrulmuşluğa işaret eder. Göçebelikle yoğrulmuş ömrünü zamana bağlama çağrısında bulunur. Çünkü mesele yalnızca yaşanan halin faniliğini görmek değildir. Aynı zamanda içindeki karmaşayı duru bir su gibi dinginleştirmek ve gelip geçen hallerin ötesinde bir sükunete ulaşabilmektir.

Bütün bu sesler farklı gönüllerde aynı hakikati anlatır: Zaman, gölgeye yaptığı gibi hem insanı hem toplumu hem de içinde yaşanılan şartları durmaksızın değiştirir. Bireyin iç dünyasında duyguların gelip geçişiyle görünür olan bu gerçek, toplumsal hayatta ise makamların, yetkilerin ve konumların kalıcı olmayışında kendini gösterir. Çünkü nasıl gün boyu aynı gölge aynı yerde kalmazsa, hayatın sunduğu mevkiler ve sorumluluklar da kişilere ebediyen ait olmaz.

Özellikle emek mücadelesinin verildiği sendikal alanda üstlenilen görevler, makamlar ve temsil sorumlulukları da bu hakikatin dışında değildir. Bugün altında gölgelendiğimiz bir yetki, yarın başka bir omzun sorumluluğuna dönüşebilir; bugün temsil edilen irade, vakti geldiğinde yerini yeni bir iradeye bırakabilir. Bu nedenle hiçbir makam kalıcı bir mülk değil, bir süreliğine emanet edilmiş bir sorumluluktur. Asıl mesele ise o gölgenin altında bulunurken adaleti, hakkaniyeti ve emanet bilincini kaybetmemektir.

Bu bilinç kaybolduğunda mücadele sahiplenmeye, sorumluluk ise ‘benim’ iddiasına dönüşür. Keyfilik riski artar. Emeğin onuru geri planda kalır. Vaatlerin, tehditlerin ve kırgınlıkların gölgesinde bir çözülme süreci başlar. Böyle durumlarda emek mücadelesi, yerini saltanat kavgasına bırakma tehlikesiyle karşılaşır. Ne yazık ki itibar tartışmaları, asılsız suçlamalar ve kutuplaşmalar da bu çözülmenin kaçınılmaz sonuçları hâline gelir.

Oysa insan biraz da güneşin battığı vakitte uzayan gölgeye benzer; kendisini büyüdü sanırken günün sonuna yaklaşmaktadır. Asıl kalıcı olan, “Bâkî kalan bu kubbede bir hoş sadâ imiş.” hakikatidir. Bâkî’nin bu ifadesi, aslında insanın kalıcılık iddiasına karşı sessiz bir itiraz gibidir. Karacaoğlan’ın o derin tevazusuyla söylediği: “Üryan geldim, üryan giderim.” bilinci de aynı şeyi düşündürür. İnsan bu dünyaya hiçbir şey getirmeden gelir, hiçbir şeyi kalıcı olarak götüremeden gider. Ne makam, ne servet, ne unvan, ne de biriktirdiğimiz duygusal mülkler… Hepsi emanettir, hepsi fanidir. Bu idrak, insanın yegâne gerçek imtihanıdır. Bu bakış aynı zamanda hem bireysel hem de toplumsal hayatta elde bulunanları sahiplenme yanılgısına karşı da en güçlü uyarıdır.

Bu haftanın konuşması bize şunu hatırlatıyor:
Geçici olan sadece duygular değildir; güç de, makam da, konum da geçicidir. Ancak bu durum, ne yas tutmaya ne de sevinmeye engeldir. Çünkü insanı insan yapan şey, gelip geçen hallerin içinde vefayı, vicdanı, şükrü ve adaleti koruyabilmesidir. Temsil, üstlenilen görevin geçici olduğunu unutmadan onu adaletle taşımakta ve emeği mülke dönüştürmemekte gizlidir.

Bu hayatta hiçbir şey kalmak için gelmez; Gün döner, vakit değişir, gölgeler uzar ve çekilir. İnsan göç vakti geldiğinde kanatlanan bir turna gibidir; uğrar, göçer ve geriye yalnızca gönüllerde bıraktığı o hoş sadâ kalır. Unutma: “Bu da geçer yâ Hû.”