Pazartesi Konuşmaları – 11

Vazgeçmemek – Kıyıdaki Ümit

Hz. Yunus’un kıssası, yalnızca bir peygamberin yolculuğu değil; vazgeçmenin, görevi terk etmenin, gönül yorgunluğunun, hatayı fark etmenin ve ümidin ne demek olduğunu gösteren en çarpıcı derslerden biridir. Ninova’ya gönderilen Yunus Aleyhisselam, uzun süren bir çabanın ardından halkın direnişiyle yüzleşince gemiye binip şehri terk etmişti. Ne var ki insanın içindeki fırtınadan kaçması kolay değildir. Bazen deniz de insandaki çalkantıya ortak olur. Tam da böyleyken büyük bir fırtına kopmuş, Hz. Yunus denize atılmış ve bir balık onu yutmuştu. Karanlığın ve yalnızlığın ortasında Hz. Yunus, terk ettiği göreviyle, geride bıraktığı halkıyla ve en önemlisi kendi nefsiyle yüzleşti. Hatasını fark etti, Rabbine yöneldi ve tövbe etti. Vazgeçmekten vazgeçti. Balığın karnında başlayan bu iç yolculuk, onun için yeniden doğuşun başlangıcı oldu. Nihayet ilahi rahmet tecelli etmiş; kavmi de hatasını anlayarak iman etmişti.

Hayatımızda nice “Ninova”lar vardır. Bir mücadele, bir aile, bir arkadaşlık, bir dava ya da omuzlarımızda taşıdığımız bir sorumluluk… İşler zorlaştığında, beklenen sonuçlar geciktiğinde, emeklerimizin karşılığını göremediğimizde ve kalplerimiz kırıldığında içimizden bir ses yükselir: “Bırakayım artık.” İşte insan en çok o anda sınanır. Keder çöker, yorgunluk artar, gözyaşları sessizce akar. Fakat insan, kaçmak yerine sabretmeyi ve direnerek sebat etmeyi seçtiğinde, bir damla gözyaşının içinde saklı olan deryayı keşfeder. O derya, Hz. Yunus’un balığın karnında ulaştığı hakikattir: Ümidi kaybetmeden görevi terk etmemek ve vazgeçmeyerek tevekkül etmek…

Mahsuni Şerif’in “Denizin dibinde ot oldum bittim / Balığın karnından yoldular beni” dizeleri de, insanın en çaresiz anlarında bile imtihanının sona ermediğini düşündürür. Kimi zaman insan, hayatın gürültüsünden ve yorgunluğundan kaçıp kendi içine çekilmek, yaralarını sessizlik içinde sarmak ister. Bu yönüyle balığın karnı kendine dönmenin, eksiklerini görmenin ve hakikate yaklaşmanın sembolüdür. Orası, insanın başkalarını değil önce kendisini sorguladığı; öfkesini, kırgınlığını ve hatalarını yeniden tarttığı bir muhasebe yeridir. İnsan oradan, sırra biraz daha yaklaşmış, hatasını anlamış ve kalbini arındırmış olarak çıkmalıdır. Fakat hayat çoğu zaman bu olgunlaşma sürecine sabır göstermez. İnsanı en mahrem sığınaklarında bile sınamaya devam eder. Adeta onu balığın karnından çekip çıkarmaya, hatta orada olgunlaşmasına fırsat vermeden yolmaya çalışır. Bu baskı pek çok insana hayallerini, sözlerini, sevdiklerini ve inandığı davaları terk ettirir. İnsan daha yaralarını saramadan, daha kendisiyle hesaplaşmasını tamamlayamadan yeniden fırtınaların içine sürüklenir. Oysa balığın karnı bize başka bir hakikati haykırır: En karanlık yer, çoğu zaman en büyük uyanışın başladığı yerdir. Oradan çıkan insan artık eskisi gibi değildir. Daha derin düşünür, daha olgun hisseder, daha sabırlı davranır ve ümide daha sıkı tutunur. Çünkü karanlığın içinden yeniden hayata, ışığa ve kıyıya çıkarılmak yalnızca bir kurtuluş değil; insanın kendini yeniden bulmasının mucizevi müjdesidir.

Bu iç yolculuk yalnızca bireylerin değil, kitlesel mücadelelerin de yaşadığı bir tecrübedir. Her şeyden önce sorumluluk ve görev bilincinin önemini hatırlatır. İnsan, kendisine emanet edilen görevi zorluklar karşısında terk etmemelidir. Çünkü sorumluluktan kaçmak çoğu zaman problemi çözmek değil, onu ertelemektir. Oysa mücadele, tam da şartların ağırlaştığı yerde anlam kazanır.

Bir diğer önemli hakikat ise, hatayı kabul etmenin bir erdem olduğudur. Hz. Yunus’u kurtuluşa götüren şey, hatasında ısrar etmesi değil; hatasını fark ederek Rabbine yönelmesi olmuştur. İnsan da kendi eksiklerini ve yanlışlarını görebildiği ölçüde olgunlaşır. Hatasını samimiyetle kabul eden, ondan ders çıkaran ve yeniden doğrulabilen kişi, karanlığın içinden aydınlığa çıkma imkânı bulur. Böylece hata, büyüyüp yıkıcı sonuçlar doğurmadan önce düzeltilme fırsatı yakalar.

Diğer taraftan Mahsuni Şerif’in dizeleri; insanın yalnızca yaptığı hatalarla değil, hayatın bitmek bilmeyen imtihanlarıyla da mücadele ettiğini hatırlatır. Sorumlulukları karşısında hem kendi iç dünyasında hem de dış dünyada karşılaştığı baskılar, karanlık bir gecenin ağırlığı gibi insanın omuzlarına çöker. İşte bu yüzden mücadele yalnızca dışarda değil, insanın kendi iç dünyasında da devam eder.

Hz. Yunus kıssası aynı zamanda öfkeyle hareket etmenin değil, sabır ve tevekkülle davranmanın kıymetini öğretir. Hayat insanı kimi zaman baskılarla, kimi zaman vaatlerle, kimi zaman da tehditlerle acele kararlar vermeye zorlar. Özellikle kitlesel mücadele dönemlerinde kırgınlık, öfke ve vazgeçme duygusu daha kolay büyür. Fakat Hz. Yunus’un yaşadıkları bize, en zor anlarda bile öfkenin değil sabrın; umutsuzluğun değil ümidin yol gösterici olması gerektiğini hatırlatır. Çünkü insanı kemale erdiren şey, fırtınanın hiç çıkmaması değil; fırtınanın ortasında yönünü kaybetmemesidir.

Bu haftanın konuşması bize şunu hatırlatıyor: Hayat seni bir balığın karnına atsa bile, terk etme. Karanlık seni yutsa, keder seni boğsa bile, vazgeçme. Keder, insanı ya teslim alır ya da yeniden diriltir. Önemli olan, kederin içinde büyüyen ümidi görebilmektir.

Gözyaşları aktığında ümidimiz daha büyük olmalı. Çünkü tövbe eden, ağlayan ve yeniden ümitlenen Yunus’u sahile vuran, aynı denizdir.
Ve o deniz, hala aynı denizdir. Gitmeyenleri, kederinde bile direnenleri kıyıya çıkarır.