Gerçek Sarhoşluk – Özü Gür Olmak
İsmet Özel, şair Charles Baudelaire’in “Sarhoş olun; şarapla, erdemle, aşkla neyle olursa olsun sarhoş olun ama asla ayık gezmeyin.” sözünden hareketle ayık gezmeyi sorgular. Charles Baudelaire ‘Sarhoş olun’ der, İsmet Özel ise bu sözü tersyüz ederek yorumlar. Çünkü Özel’e göre bugün ayık gezenler, dünyanın bütün ağırlığını yüreğinde taşımaktadır. Asıl mesele ise hafiflemektir.
Sarhoşluk denildiğinde zihnimizde oluşan ilk izlenim aklın perdelenmesidir. Oysa burada sarhoş olun çağrısıyla anlatılmak istenen; insanı tüketen ve gerçeği perdeleyen asıl hâlin ayık gezmek olduğudur. Bununla beraber sarhoş olmak insanı bu tehlikeden alıkoyan bir ruh halidir. Zira kelimenin çağrıştırdığı anlamlardan biri de “başı hoş”, yani keyfi yerinde olmaktır.
İnsan bazen dünyanın geçici telaşlarını ebedî meseleler gibi yaşamaya başlar. Her sözü ciddiye alır. Her tartışmanın tarafı olur. Kimin ne dediğini, kimin ne yaptığını, kimin öne geçtiğini hesap eder. Makamı büyütür, menfaati kutsar, övgüyle sevinir, eleştiriyle yıkılır. Keşkeler, kaygılar, kırgınlıklar… Bunlar insanın gönlünü yorar, belki de şairin eleştirdiği ayıklık da budur. Çünkü insanı yoran, çoğu zaman sadece dünyanın ağırlığı değil; aynı zamanda onu taşıma biçimidir.
Başı hoş olan insan ise büyük bir mutluluk yahut aşkla kendinden geçer. Başı dönmüş gibidir; bu haliyle özüne dönmenin arayışı içindedir. Kendisini tanıdıkça Rabbini, insanı ve hayatı da daha doğru tanımaya başlar. İçinde huzur buldukça etrafına da huzur dağıtır. Bu sebeple başı hoş olmak, bir başka açıdan da insanın kendiyle barışık olmasıdır.
Kendiyle barışık olan insan dünyanın geçici hesapları ile gereksiz yere zihnini meşgul etmez. İnsanı küçülten dedikoduya, fitne ve fesata karışmaz. Hırsın doyurmadığını, kibrin yalnızlaştırdığını, yalanın insanın kendi sesini bile yabancılaştırdığını görür. Hakkaniyetli davranmakla kindarlığı ayırt eder. Çünkü gönlü meşguldür; sevgiyle, hakikatle, güzellikle ve iyilikle… Ayık gezenler ise kendisine meşgul olacak türlü çirkinlikler bulmakta hiç gecikmezler.
Bu anlamda “Baş” kelimesi kendilik anlamında da kullanılır. “Başın sağ olsun” “başı bağlı” “kendi başına” gibi deyimler de bu anlamdadır. Kendi olan kişi, başkalarıyla yarışmayı da bırakır. Kendini ispat etmek için ömür tüketmez. Her alkışı beklemez, her eleştiriyi de yıkım saymaz. O bilir ki insan, içindeki gürültüyü susturamadığında dışarıdaki en küçük ses bile onu rahatsız eder. İnsanın en uzun yolculuğu, başkasına değil kendi özüne doğrudur.
Bu yüzden insan ancak özü gür olursa gerçekten özgür olur. Zira özgürlük, insanın kendini bulmasıdır. Özü gür olan insan, başkalarının alkışına muhtaç değildir. Makam değişince değeri eksilmez. Serveti artınca büyüdüğünü sanmaz. Bu sebeple onun dayanağı dışarıda değil, içeridedir. Kökü toprağın altında olan ağacın rüzgârdan korkmaması gibi, özü güçlü olan insan da hayatın fırtınalarına karşı ayakta kalır.
Öte yandan gönlü meşgul olmak insanı gösterişten ve küçük hesaplardan uzak tutar. Onlar günü kurtarmaktan çok gönül kazanmayı önemser. Bir tebessümün, samimi bir selamın, zamanında söylenmiş doğru bir sözün uzun nutuklardan daha kıymetli olduğunu bilirler. Kendilerine doğru yolculuk halindedirler.
Çalışma hayatı da bundan farklı değildir. Çünkü insan kendi içinde kuramadığı huzuru iş ortamına da taşıyamaz. Kişinin karakteri, çalıştığı kurumun iklimini de etkiler. Bu yönüyle aynı kurumda çalışan insanlar yalnızca görev arkadaşları değildir; aynı emeğin yükünü omuzlayan yol arkadaşlarıdır. Bu yolculukta dedikodu güveni, hırs huzuru, kibir kardeşliği, yalan ise birlikte üretme iradesini zedeler. Buna karşılık dürüstlük güveni büyütür; saygı iş birliğini, vakar ve merhamet ise çalışma barışını güçlendirir.
İşte bu yüzden gerçek anlamda sendikal hareket, emeğin onurunu korumak için önce insanın onurunu korumakla ilgilenir. Çünkü insanın değer görmediği yerde emeğin de değeri kalmaz. İnsanın değer gördüğü bir anlayışta çalışma arkadaşları birbirlerinin rakibi değil, birbirlerinin emanetidir. Her insan gibi inançları, değerleri ve haysiyetleri vardır. Nezakete ihtiyaç duyarlar. Dayanışma ile güçlenirler. Emeklerinin hakkını ve bereketini görmek isterler. Kullanılmayı değil, zor anlarında destek görmeyi arzu ederler. Çünkü insan onuru, ancak insan onuruna yakışan davranışlarla korunabilir.
Belki de bütün büyük şairler, farklı kelimelerle aynı hakikati söylemeye çalışırlar. Şair Ahmet Telli de,
“İnsana en çok şiir yakışıyor,
Sonra yeryüzüne yağmur,
Gökyüzüne mavi…
Ve en çok insana vefa yakışıyor,
Yüreğe sevda,
Gözlere haya…
Ve en çok yaşamak yakışıyor;
İnsanca, sevdaca, duruca…”
dizeleriyle insana yakışan yaşamı ve başı hoş olmanın güzelliğini ustaca tarif eder.
Bu haftanın konuşması bize şunu hatırlatıyor:
Sarhoş olun… Ama hırstan değil. Kibirden de değil. Öfkeden de değil. Erdemden… Merhametten… Sevgiden… Hakikatten… Ve yaptığınız işin anlamından…
Dünyanın gürültüsü hiç bitmeyecek ve bu gürültüye kapılmak ayıklık halidir. Oysa önemli olan o gürültünün içinde insan olmanın sesini kaybetmemektir. Başı hoş olanlar bunu başarabilenlerdir.
Çünkü insan, gönlü neyle doluysa ancak onu yudumlayarak sarhoş olabilir.
