İçerdeki Kürk
Bazen fıkralarla konuşmak güzeldir. Zira fıkralar kısa, basit ve anlaşılır metinlerdir. Bu bakımdan birçoğumuzun bildiği bir fıkrayla başlayalım.
Nasrettin Hoca bir gün davet edildiği yemeğe günlük kıyafetleriyle gider. Etrafında allı pullu kıyafetleriyle gelenlere ilgi gösterilirken, Hoca’ya ilgi yoktur. Hoca güzel bir kürk giyip gelince, insanların kendisine gösterdiği ilgi birden değişir. Sofraya oturur ve yemeği kürkünün cebine doldurmaya başlar.
“Hocam, ne yapıyorsun?” diye sorarlar.
Hoca cevap verir: “Ye kürküm, ye…”
Hoca, kişinin kendisine değil, üzerindeki kürke değer verilmesini eleştiriyor. Fakat kanaatimce bu fıkranın düşündürücü başka bir tarafı daha vardır: İnsan zamanla üzerindeki kürkü o kadar benimser ki, artık kürk kendisini tanımlayan bir güce dönüşür. Bu güç kimi zaman makamdır, kimi zaman unvan, çevre, yetki veya arkasındaki kalabalık… Böyle bir yaklaşım söz konusu olduğunda kişi aslında kendisine, kendisini koruması için bir zırh seçmiştir.
Zırh kötü bir şey değildir elbette. Fakat burada karşılaştığımız sorun, bazı zamanlarda zırhı kendimiz zannetmeye başlamamızdadır. Bir defa böyle düşünmeye başladık mı, artık zırh bizi korumakla kalmaz, bir süre sonra yürüyüşümüzü değiştirir. İnsanlarla ilişkimiz farklılaşır. Kendimizi daha güçlü, daha cesur, hatta daha dokunulmaz hissetmeye başlarız. Tehlike de buradadır. Çünkü insan, artık sadece zırh giymiş değildir. Kendisinden de uzaklaşmaya başlamıştır.
Bunun sıradan bir örneği de trafikte karşımıza çıkar. Arabanın içerisinde bazı insanların neden bu kadar sinirli ve saldırgan olduğunu düşünürüz. Elbette bunun trafik, stres ve zaman baskısı gibi birçok sebebi vardır. Ama sanki insan, arabanın içerisinde kendisini daha korunaklı hissettiği için bir başka cesurdur. Ne de olsa etrafında bir kabin, karşısındaki insanla arasında da bir mesafe vardır. Ve insan bu güvenli alandan aldığı cesaretle camı açıp bağırır, korna çalar ve belki de tartışmaya girmekten bile çekinmez.
Sendikacılıkta da benzer sorunlar vardır. Çalışan için aynı korunaklı alan sendikal zemindir. Sendika haksızlığa uğrayanın yanında durmak, hakkını aramak, hukukunu korumak, sosyal, akademik ve mesleki imkânlar sunmak için vardır. Ama aynı zamanda bir insanın üzerinde taşıdığı kişisel bir zırha da dönüşebilir. Sendikayı karşımızdakilere karşı bir silah gibi kullanmak, çoğumuzun sıklıkla kaçınamadığı bir yanlıştır. İşte böyle zamanlarda hak aramanın yerini ahkâm kesmek, meydan okumak, karşısındakini küçümsemek alabilir. Ve bu durumda da sendikacılık, kendi anlamından uzaklaşır.
Sendikacı elbette haksızlığın karşısında duracaktır. Yanlışa yanlış diyecektir. Ama bu saldırgan olmak demek değildir. Kararlı olmakla kaba olmak aynı şey değildir. Güçlü olmakla tehditkâr olmak aynı şey değildir. Hakkını aramakla racon kesmek aynı şey değildir. Örgütlü olmak güçlü olmaktır fakat güçlü olmak da gücünü doğru kullanmaktır.
Öte yandan gücün zırh olarak kullanılması yalnızca tek taraflı bir mesele değildir. İdare de, işveren de, kamu otoritesi de aynı şekilde kendi gücünü korumak için kurumsal bir zırha bürünebilir. Hâl böyle olunca muhataplar da bazen aynı hatayı tekrarlar ve yetki yanılsaması yaşarlar. Biri yetkisini sorgulanamaz görürken diğeri buna karşı çıkmak yerine aynı dili ve aynı refleksi benimser.
Bütün bunların arasında hayat bize şunu gösterir: gücün tadına vardığımızda bazen gücü istismar ederiz. Üstelik birçoğumuz üzerindeki kürkü kaybettiğinde hemen yeni bir kürk aramaya bile başlar. Yeni bir makam, yeni bir güç alanı… Yeter ki o güç duygusu yeniden gelsin.
Ama daha ilginç olanı vardır: İnsan bazen üzerindeki kürkün çıkarıldığını dahi unutabilir; hâlâ kürkü üzerindeymiş gibi yürümeye devam edebilir. Konuşur, yazar, suçlar… Kırk gün geçer anlamaz, kırk ay geçer yine anlamaz ve belki de kırk yıl geçse de anlamayacaktır bu gerçeği. Kürk üzerinden çıkmıştır ama o, kürkün içinden çıkmayı unutmuştur.
İşte insanın gerçek kimliği tam burada ortaya çıkar. Kürk giyildiğinde de, çıkarıldığında da kim olduğumuz önemlidir. Zırhı neden giydiğimiz, zırh çıkarıldığında nasıl konuştuğumuz; bir teşkilatın emanetini korurken ne yaptığımız ve arkamızdaki güç çekildiğinde insanlara nasıl davrandığımız bizi anlatır. Bu yüzden mesele, hayat boyunca yeni bir zırh bulmak değildir. Mesele, zırhın bir araç olarak maksada hizmet ettiğinden emin olmak ve zırhı üzerimizden çıkardığımızda da kim olduğumuzu unutmamaktır.
Asıl mesele sadece insanın kendisiyle ilgili de değildir. İnsanı değiştiren şey bazen de içinde bulunduğu yapının kendisidir. Belki de bu ince detayı fark etmemiz gerekiyor. Omuzlarda bir yük varsa, beraberinde rekabet de vardır. Temsil etme sorumluluğu vardır. Sürekli artan beklenti vardır. Çözülmesi gereken sorunlar ve bunların oluşturduğu baskılar vardır. Bazen bu yük, insanı daha fazla güç toplamaya; daha fazla görünür olmaya; daha fazla alan kontrol etmeye; kendisini ve temsil ettiği yapıyı sürekli koruma ihtiyacı hissetmeye itebilir. İşte “kürk” tam da böyle bir ortamda kalınlaşır. İnsan sadece makamını değil, temsil ettiği kurumu da koruduğunu düşünerek yeni bir zırh oluşturur.
Peki, kürkün insanı değiştirmesini nasıl engelleriz?
Bunu niyetle birlikte, kurumun kendisiyle sınırlayabiliriz. Bir yerde güç varsa, o gücün denetlenmesi, disipline edilmesi ve farklı görüşlere açık olması gerekir. Denetim gücü zayıflatmaz; tam tersine, taşıdığı emaneti ve sorumluluğu hatırlatır. Çünkü denetlenen güç, sınırlarını bilir; sınırlarını bilirse de yozlaşmaktan korunur. İç disiplin de kişileri ve ortak değerleri koruyan mekanizmanın önemli bir parçasıdır. Öte yandan bir kurumda herkes aynı şeyi söylüyorsa, orada birlikten çok sessizlik vardır. Oysa gerçek birlik, herkesin aynı düşündüğü yerde değil; farklı düşüncelerin aynı ortak amaç etrafında konuşabildiği yerde oluşur. Genel kurulun, denetleme ve disiplin kurullarının bir görevi de bu sınırı işletmektir.
Bu haftanın konuşması bize şunu hatırlatıyor:
İnsanın üzerinde taşıdığı en kıymetli zırh, insanı kendini kaybetmekten, kirlenmekten, sorumluluğu ve emaneti unutmaktan koruyan zırhtır. Ve insanın değeri, üzerindeki kürkten değil; kürk çıktığında geriye kalan kişiden anlaşılır.
Asıl mesele, kürk üzerimizdeyken de, kürkü çıkardığımızda da her yeni güne kendimiz olarak doğabilmektir.
