Pazartesi Konuşmaları – 13

Emeğin Deseni – İlmeğin Anlamı

“Söyler dilim ağlar gözüm / Gariplere göynür özüm / Meğer ki gökte yıldızım / Şöyle garip bencileyin”

Yunus Emre bu güzel dizelerle insanın evrendeki yalnızlığını ve faniliğini gökyüzündeki bir yıldız üzerinden anlatır ve şu hatırlatmayı yapar: İnsan mal, mülk, makam veya şöhret sahibi olsa bile, asıl yeri burası olmadığı için her zaman bir yanı eksik kalacaktır. Bu yüzden de bu içsel yalnızlığını dindirebilecek bir arayış içindedir.

Bu arayış, her şeyin yeniden keşfedildiği yollardan ibaret değildir. Aksine insan, kendisinden önce yürünmüş ve kendisinin de yeniden yürüdüğü yolların izleri üzerinde ilerler. Konuştuğu dil, öğrendiği bilgiler, benimsediği değerler, gelenekler ve hatta hayata bakışı bile bu izlerin bir devamıdır.

İnsan dünyaya yalnız gelir, ama yaşamı yalnız öğrenmez. Çünkü hayat, tecrübelerin kuşaktan kuşağa aktarılmasıyla devam eder. Bir çocuk yürümeyi bir başkasının elinden tutarak öğrenir, bir sesin tekrarını taklit ederek konuşur. Bir meslek erbabı, işinin inceliklerini kendisinden önce o yolda emek vermiş insanlardan devralır. Bu yüzden yaşamak, bir kilimin dokunuşuna benzer. Uzaktan bakıldığında tek bir desen görülür. Fakat yaklaştıkça binlerce ilmek, farklı renkler ve sayısız emeğin izi ortaya çıkar.

Kalabalıkların ortasında bile insanı yalnız bırakan hayat, aslında ilmeğin anlamını da hatırlatır. Zira ilmek, tek başına bakıldığında sıradan bir düğümdür. Bir rengi vardır, bir yeri vardır; oysa anlamı ancak bütünün içinde görünür. Ancak diğer ilmeklerle birleştiğinde bir desen ortaya çıkar. İşte insan da böyledir. Kendisini yalnız hissettiği zamanlarda aslında çoğu kez kendi desenini aramaktadır.

Bununla birlikte hiçbir ilmek kendi kendine dokunmaz. Her düğüm, kendinden önce atılmış başka düğümlerin üzerine kurulur. Her desen, geçmişin birikimiyle şekillenir. İnsan da yaşamayı yalnızca kendi tecrübeleriyle öğrenmez. Kendinden önce yürüyenlerin sözlerinden, hatalarından, mücadelelerinden ve bıraktıkları izlerden öğrenir.

Çünkü hayat, eskilerin şimdikilere sessizce aktardığı büyük bir tecrübe dokumasıdır. Bugün elimizde bulunan ya da kaybedilen birçok imkân, bizden önce atılmış ilmeklerin eseridir. Geçmişte verilen emekler, gösterilen fedakârlıklar, ortaya konan çalışmalar ve hatta yapılan hatalar da bu büyük kilimin vazgeçilmez motifleridir.

Bütün bu farklılıkların ardında, ilmekleri bir araya getiren bir el vardır. Bu yüzden hiçbir ilmek hangi renkte ve hangi desende yer alacağını kendisi belirlemez. Her biri, büyük desenin içinde kendisine ayrılan bir noktaya düşer. Kimi en göz önündeki renkte, kimi kenarda kalan mütevazı bir çizgide yer alır. Kimi parlak bir motifin parçası olur, kimi ise ancak dikkatle bakıldığında fark edilen ince bir geçişin içinde saklıdır. Fakat her ilmek, kendisine düşen yeri ne kadar sağlam ve özenli dolduracağına kendi emeğiyle karar verir. İnsan da kendi yerinin anlamını ya kaçırır ya da hayatın dokunuşları arasında ilmek ilmek örerek keşfeder. Yerini bulduğunda ise yalnızlığı da hafiflemiş olur. Çünkü anlar ki kendi vazifesi, nakışı tek başına çizmek değil; kendisi için belirlenen yerde, üzerine düşeni hakkıyla yerine getirmektir.

Toplumların devamlılığı da biraz böyledir. Her kuşak, kendisine emanet edilen dokumaya yeni bir ilmek ekler. Sonra sessizce geri çekilir ve ipliği bir sonraki ele bırakır. Asıl mesele, ipi sahiplenmek değil; kendi ilmeğini sağlam atmaktır. Çünkü gün gelir, isimler unutulur; fakat doğru atılmış bir ilmek, bütün desenin içinde yaşamaya devam eder.

Bu gerçek, kendine en çok emek örgütlenmelerinde ve kolektif mücadelelerde yer bulur. Emek mücadelesi, tuğla tuğla örülen bir duvar gibidir; tıpkı ilmek ilmek dokunan bir kilim gibi. Her tuğla, farklı ellerde, farklı zamanlarda şekillenir. Bir nesil bir tuğlayı koyar, diğeri üstüne harcı katar, bir başkası yıkılanı onarır, diğeri ise duvarı yükseltmek için sabırla bekler. Her mücadele, kendinden önce atılmış tuğlaların üzerine kurulur. Öncülerin emekleri, fedakârlıkları ve yarım bırakılmış hayalleri, bugünün mücadelesine temel olur. Böylece geçmişin ilmekleri, bugünün tuğlalarıyla harmanlanır; yarının duvarı ve kilimi birlikte yükselir. Ne kadar küçük görünürse görünsün, her atılan tuğla ve her düğümlenen ilmek, büyük duvarın ve büyük desenin vazgeçilmez parçası hâline gelir.

Belki de insanın yalnızlığına iyi gelen şey tam da budur: Geçmişten devraldığı renkleri geleceğe taşıyabileceğini görmek… Ve bu büyük dokumanın içinde küçük sanılan ama vazgeçilmez bir yere sahip olduğunu fark edebilmek.

Bu haftanın konuşması bize şunu hatırlatıyor:
Yalnızlık içteki eksikliği aramanın sancısıdır. Çünkü hiçbir ilmek tek başına bir kilim değildir. Ama hiçbir kilim de tek bir ilmek olmadan tamamlanamaz.

İnsan da kendini tek başına kurmaz; geçmişin ilmekleri üzerinde yürür ve kendi rengini yarınlara emanet eder.