Pazartesi Konuşmaları – 17

Boynumuzun Borcu – Bahçıvan Olmak

Toprakla hemhal olmak güzeldir. İnsan, toprağa olan borcunu ödemek için hayatı bir bahçıvan gibi yaşamalıdır. Çünkü dünyaya yalnızca tüketmek için değil; aynı zamanda yaşadığımız yeri güzelleştirmek için geldik. Zira kimimiz bir aileyi, kimimiz okuldaki çocukları, kimimiz emeği, kimimiz de bir hastanın umutlarını yeşertiriz. Bütün mesele işini iyi yapabilmekte gizlidir. İyi bir bahçıvan; her mevsimin bir sabır istediğini, her çiçeğin nice emekle açtığını, her ağacın ise yıllar süren bir sabrın ürünü olduğunu bilir. Onun derdi sahip olmak değil, emanet edileni güzelleştirerek teslim etmektir.

Bizim için de yaşadığımız topraklar en büyük emanettir. Bahçıvan nasıl kendisine emanet edilen bahçeyi daha bereketli hale getirerek teslim etmeyi görev bilirse; bize düşen de bu vatana olan borcumuzu, insanı yetiştirerek, alın terine sahip çıkarak ve her alanda iyiliği büyüterek ödemektir.

Eskiler, “Borç yiğidin kamçısıdır.” derken bugün anlaşıldığı gibi borçlanmayı öven bir söz söylemiş olamazlar. Günümüzde bu atasözü “Nasıl olsa çalışır öderiz.” anlayışıyla borç edinmeyi teşvik eden bir ifadeye dönüştürülebiliyor. Oysa bu, sözün ruhunu tersine çevirmektir.

Borç, kısaca, insana ait olmayan bir imkânın belirli bir süre için kendisine emanet edilmesidir. Bu yönüyle borç, sadece maddi bir ilişki değil; aynı zamanda güvene dayalı ahlaki bir sorumluluktur. Çünkü borç aldığımızda yalnızca bir imkânı değil, o imkânı bize emanet eden insanın güvenini de üzerimize almış oluruz.

İşte atasözünün asıl anlamı burada saklıdır. “Borç yiğidin kamçısıdır.” sözü, borçlanmayı değil; borcunu geciktirmeden ödemek için gösterilen gayreti övmektedir. Yiğitlik, borçla yaşamayı alışkanlık haline getirmekte değil; omzundaki emaneti zamanında ve hakkıyla sahibine teslim edebilmektedir.

Tam da bu noktada Anadolu’nun büyük sesi Aşık Veysel’e kulak verelim. Hayatı boyunca toprağı, toprağın bereketini ve sessizliğini anlatan Aşık Veysel, belki de bir ömürlük tecrübesini tek bir dizede özetler: “Benim sadık yarim kara topraktır.” Bu söz, sadece toprağa duyulan sevgiyi anlatmaz. Toprak, kendisine verilen hiçbir emeği karşılıksız bırakmaz. Bu nedenle Veysel için sadakatin sembolüdür. Bir tohum ekersiniz, başak verir. Bir fidan dikersiniz, gölge olur. Alın teri dökersiniz, bereket olur. Toprak cömerttir; insanın kendisine verdiğini katlayarak geri verir. Ve toprak insanı bağrına basar. Belki de bu yüzden Veysel, insanlardan gördüğü vefasızlıkların karşısına toprağın tevazusunu ve sadakatini koymuştur.

Bizim de bu topraklara bakışımız, Aşık Veysel’in kara toprağa bakışıyla büyük ölçüde benzeşir. Bu vatana yalnızca sınırları olan bir coğrafya olarak bakmayız. Bu toprakları kimliğimizin mayası, tarihimizin hafızası, medeniyetimizin beşiği ve çocuklarımıza bırakacağımız en kıymetli emanet olarak biliriz. İşte bu bilinçle biz; uğruna emek verilen, can pahasına korunan ve güzelleştirilerek geleceğe taşınması gereken bir emanet olarak “Önce Vatan” deriz. Bu söz, sadece bir slogan değildir. Üzerimizdeki bütün borçların da sıralamasıdır. Çünkü bu topraklara olan borcumuz, diğer bütün borçlarımızın önünde gelir.

Merhum Mehmet Akif İnan’ın sendikacılığı bir irfan ve şahsiyet hareketi olarak tanımlaması da bu yüzdendir. O hak ile sorumluluğu, özgürlük ile vefayı, emek ile ahlakı birbirinden hiç ayırmamıştır. Ona göre sendikacılık, yalnızca hak arama mücadelesi değil; aynı zamanda şahsiyet inşa eden bir irfan hareketidir. Toplumun temeli, yalnızca güçlü kurumlar değil; şahsiyet sahibi olan erdemli insanlardır. Erdemli insanın emanet ve borç bilinci, huzurlu bir çalışma hayatını da inşa edecektir. Bu bilinç, borcu sadece ekonomik bir olgu olarak değil, omuzlarda taşınan bir yük olarak görür. O yük hafifledikçe insanın vicdanı rahatlar ve kökleri sağlamlaşır. Çünkü insanı büyüten şey sahip oldukları değildir. Bilakis üzerinde kimsenin hakkını taşımadan yaşayabilmesidir.

Bizim çalışma hayatına ve sendikacılığa bakışımız da işte bu anlayıştan beslenmektedir. Bu sebeple sendikacılık, yalnızca ücret pazarlığı değildir. Sendikacılık, çalışma hayatının bahçıvanlığıdır. Bahçıvan nasıl toprağın yarınını da düşünüyorsa, sendikalar da yalnız bugünün çalışanlarını değil, yarının çalışma hayatını düşünmeyi boynunun borcu olarak görmelidir.

Bu yüzden akademik ve sosyal sendikacılığı önemsiyoruz. Çünkü sendikalar yaptıkları çalışmalarla bilgi üreten, politika geliştiren ve geleceği inşa eden bir fikir merkezi olmalı; hem de insanın umuda, dayanışmaya, kültüre, eğitime, dostluğa ve paylaşmaya olan ihtiyacına yönelmelidir. İyi bahçıvan yalnızca ağacı sulamaz, bahçedeki hayatın tamamını korur. İyi bir sendikal mücadele de sadece toplu sözleşme masasında verilmez. Toplumsal dayanışmayı büyüterek olur. İnsanı merkeze alır. Üreterek bir değere dönüşür. Çünkü akademik sendikacılık, çalışma hayatının aklını inşa ederken, sosyal sendikacılık ise vicdanı diri tutarak dayanışmayı büyütür. Dolayısıyla biz yalnız bugünün sorunlarını çözen değil, yarının çalışma hayatına “borcunu ödeyerek” hazırlanan bir sendikacılık anlayışını savunuyoruz. Belki verdiğimiz mücadelenin bütün meyvelerini biz toplayamayacağız. Ama önemli olan bu değildir. Önemli olan, bizden sonra gelenlerin daha bereketli bir bahçe devralmasıdır.

Bu haftanın konuşması bize şunu hatırlatıyor: Gerçek yiğitlik, borçla yaşamayı alışkanlık hâline getirmemektir. Her nesil, kendinden öncekilerin ödediği borçlarla yükselir; kendinden sonrakilere bıraktığı emanetlerle hatırlanır. Bize düşen ise, emanet edilen bahçeyi teslim aldığımızdan daha güzel, daha bereketli ve daha yaşanabilir hâle getirerek geleceğe bırakmaktır. İşte boynumuzun borcu budur.