Pazartesi Konuşmaları – 18

Perdenin Korkusu – Her Şeyi Açık Etmek

“Nerelerde kalkmışım yokum konulan yerde
Ansızın anısızım aşklarım vesikasız
Uygunsuz yakalanıp örtündüğüm bu perde
Ne kadar kandırıcı bir o kadar yakasız”

İsmet Özel’in bu dizeleri bana, perdenin yalnızca bir örtü olmadığını; bir kandırmaca aracı olduğunu ve bu nedenle dikkat edilmesi gerektiğini hatırlatır. Görünen o ki, hakikat her zaman gizlenmiyor; bazen de başka bir görüntünün içine yerleştiriliyor. Bu yüzden gerçeği görmek için insanın sadece gözlerini açması yeterli değildir. Hakikati anlamak isteyen öncelikle zihnini ve gönlünü de açmalıdır. Nasreddin Hoca bir fıkrayla bu durumu çok güzel anlatır.

Bir gün Hoca’nın konakladığı hana başka bir yolcu daha gelir. İkisi de yemek ister. Hancı mahcup bir ifadeyle, “Bir kişilik yemeğim kaldı; ikinizi birden doyuramam.” der. Tartışma uzayınca elindeki tek balığı getirir ve paylaşmalarını ister. Hoca, “Balığın kafasını ben yiyeyim; derler ki zekayı geliştirir.” deyince diğer yolcu hemen itiraz eder: “Hayır, kafasını ben yiyeceğim.” Hoca ses çıkarmaz. Yolcu balığın kafasını yer. Yemek bitince yolcu söylenmeye başlar: “Hoca, sen doydun; ben ise yalnızca balığın kafasını yedim, aç kaldım.” Nasreddin Hoca gülümser: “Bak, şimdiden kafan çalışmaya başladı.”

Hoca’nın nüktesi yalnızca güldürmek için söylenmiş değildir. O, bize hayata dair önemli bir nüans olan görmek ve anlamak arasındaki farkı hatırlatır. Eğer hakikati anlayacak bilgiye, yorumlayacak irfana ve sezebilecek ferasete sahip değilsek, gerçeği anlayamayız. İşte her şeyi açık etmek dediğimiz mesele, bildiğini söylemek veya gizli sırları ifşa etmekten ziyade açık olanın içindeki hakikati görebilmektir.

Atalarımız, “Yalancının mumu yatsıya kadar yanar.” demiştir. Bu sözü çoğu zaman “Yalanın ömrü kısa olur.” diye açıklarız. Bu doğru olmakla birlikte eksiktir. Çünkü yalanın ömrünü kısaltan zamandan daha çok hakikati görebilecek insanların varlığıdır. Eğer insanlar sorgulamıyorsa, araştırmıyorsa ve düşünmüyorsa, bir yalan bazen yıllarca yaşayabilir. Bu bakımdan gerçeği görmek için sadece bilgi de yetmez. Çünkü manadan yoksun bilgi insana cevaplar verir ama bilgi ancak sezgiyle kavranıldığında doğru soruları sormayı öğretir. Bu sebeple doğruyu söylemek kadar, doğruyu gizlemeye çalışanı anlayabilecek bir basirete sahip olmak da büyük bir erdemdir.

Bugün bilgiye ulaşmak hiç olmadığı kadar kolaylaştı. Buna karşılık hakikate ulaşmak her zamankinden daha fazla dikkat istemektedir. Çünkü çağımızda gerçek çoğu zaman inkar edilmiyor; algının içinde kaybettiriliyor. Doğruların arasına serpiştirilen küçük yanlışlar, eksik bırakılan bilgiler ve yönlendirilen gündemler, gerçeğin üzerini örtmenin en etkili yolları haline geliyor.

Bu durumu iyi kullanan bazı odaklar da gerçeği örten her şeyden faydalanırlar. Bu nedenle açıklık, doğruluk ve şeffaflık bu çevrelerin en fazla rahatsız olduğu değerlerdir. Bununla beraber bu odaklar perdeyi yalnızca saklamak için değil, baktırmak için de kullanırlar. Bazen muhataplarına oynadıkları oyunun gereği olarak bilgiyi gösterirler. Sahneledikleri bir gösteriden ibarettir. Açık ettikleri her ne ise gerçeğin üzerindeki yeni bir örtüdür aslında. “Cambaza bak” deyiminde anlatıldığı gibi amaçları; insanların dikkatini başka bir yöne çekerek yapılmak isteneni veya tehlikeyi gizleme ve göz boyama çabasıdır. İşte bu durumda da farkında olmak; asıl mevzuya odaklanıp, oynanan oyunu bazen asıl merkezine döndürmek, bazen de susarak açık etmeyi gerektirir.

Tüm bu sebeplerle eskiler, “Arif olana bir işaret yeter.” demişlerdir. Arif insan, her şeyin uzun uzun anlatılmasını beklemez. Bir işaretten bütünü okur; söylenen kadar söylenmeyeni de anlar. Çünkü yalnızca bilgi sahibi değil; bilgiyi hikmetle değerlendirebilecek olgunluktadır.

Öte yandan doğruyu, açık olmayı, hem zihni hem de gönlü açmayı sadece kişisel ilişkilerde değil; birlikte yaşam ve kurumsal işleyişlerde de önemsemek gerekir. Çünkü güven; toplumda da söz ile özün, vaat ile icraatın ve görünüş ile hakikatin aynı yerde buluştuğu zaman doğar. Emek mücadelesi de güven çağrısına itibar ettiği ölçüde büyüyebilir. Çünkü örgütlü yapılar, çalışanların güveni üzerine yükselen kurumlarıdır. Güvenin olduğu yerde ise kapalılık değil, açıklık; belirsizlik değil, şeffaflık hakim olmalıdır.

Açıklığı benimseyen emek mücadelesi, önündeki tuzakları da fark etmek zorundadır. Zira emeğin gerçek meselelerini ve haklı taleplerini doğrudan umursamayanlar, mücadelelerini sahte gündemlere yöneltirler. Böylece asıl olanın yerini suret, ilkenin yerini slogan almaya başlar. Bu durum, çalışanların doğru ile yanlışı, samimi mücadele ile gösterişi ayırt etme kabiliyetini zayıflatır. Bu tehlike de ancak her şeyi açık eden şeffaflık ile aşılabilir.

Şeffaflık; alınan kararların gerekçelerini açıklayabilmek, yapılan her çalışmanın hesabını verebilmek, eleştiriden kaçmamak ve doğruların arkasında cesaretle durabilmektir. Ancak şeffaflık tek taraflı bir sorumluluk da değildir. Hesap veren kadar, verilen hesabı anlayabilecek bilinçli insanlar da gerekir. Bilgiyle donanmamış bir topluluk kendisine sunulanı sorgulayamaz. Algının kurbanı olur. Hakikati gizleyenle gerçeği söyleyeni birbirinden ayırmakta zorlanır. Bu sebeple şeffaflığın en büyük güvencesi yalnızca açık hesaplar ya da kapılar değil; açık zihinlerdir.

İşte bu yüzden emeğin ihtiyacı sorgulama kültürü, analiz kabiliyeti ve doğruyu yanlıştan ayırt edebilme şuurudur. Bu bakımdan şeffaflık bir yönetim tekniği değil; örgütlü mücadelede tüm tarafların sorumluluğunda olan en önemli ahlaki ilkelerden biridir.

Bu haftanın konuşması bize şunu hatırlatıyor: Her şeyi açık etmek, sadece doğruyu söylemek değildir. Her sırrı ifşa etmek hiç değildir. Asıl mesele; hakikatin üzerindeki perdeyi kaldırabilecek akla, onu görebilecek ferasete ve onu savunabilecek ahlaka sahip olmaktır.

Bu yüzden şeffaflığın sırrı zihni ve gönlü birlikte açabilmekte gizlidir. Perdenin korkusu, gösterileni gören gözler değil; onun içinde gizlenen hakikati anlayabilen zihinler ve onu savunabilen gönüllerdir.