Pazartesi Konuşmaları – 9

“Hiç” Aceleye Gelmez

Nasreddin Hoca’ya sormuşlar:
“Kimsin?”
“Hiç,” demiş Hoca, “hiç kimseyim.”
Dudak büküldüğünü, önemsenmediğini görünce Hoca sormuş bu kez:
“Peki sen kimsin?”
“Mutasarrıfım,” demiş adam gururla.
“Sonra ne olacaksın?”
“Herhalde vali olurum.”
“Daha sonra?”
“Vezir.”
“Ya ondan sonra?”
“Sadrazam bile olabilirim.”
Adam makamların sonuna gelince boynunu büküp “Hiç,” demiş.
Nasreddin Hoca gülümsemiş:
“O zaman niye kabarıyorsun be adam?
Ben şimdiden senin yıllar sonra varabileceğin makamdayım.”

Bu diyalog, Nasreddin Hoca’nın kibre karşı hicvini ve insan hayatının geçiciliğini çarpıcı biçimde özetleyen fıkralarından biridir. Fakat “hiç” olmak var, “hiç” olmak var. Kibrin yüküyle büyüyen bir hiçlik insanı yokluğa mahkum eder. Oysa insan, yüklerinden kurtulup hafifleyerek “hiç” olmayı göze aldığında manaya yaklaşır. Biri yok ederken, diğeri var eder. Burada ulaşılması gereken hiçlik, kişinin kendi değerini inkar etmesi değil; benliğini merkeze koyan kibrin yükünden kurtulmasıdır.

Erkan Oğur “Bir Ömürlük Misafir” şarkısında “Ne sahibim bu yerde ne kiracı / Sadece bir ömürlük misafirim ben” diyor. Öyle ya, ömür bir misafirlikten ibarettir; erken ya da geç bir gün mutlaka ayrılık vakti gelir. Bir sabah uyanırız, bir akşam uyuruz ve aradaki zamanı “yapılacaklar listesi” ile doldururuz. Halbuki o liste bir gün elimizden kayıp gidecek ve geriye sadece neyi biriktirdiğimiz kalacaktır.

İnsanoğlu tarihin her döneminde hız ve haz peşinde koşmuştur. Ne var ki günümüz insanı, teknolojinin vaatleriyle tarihin en baş döndürücü çağında yaşıyor. Mesafeler kısaldı, zaman sıkıştı, her şey anında erişilebilir hale geldi. Hareket çoğaldı fakat insanın manayla kurduğu bağ azaldı. Algoritmalar dikkati parçalarken, bildirimler de duyguları esir aldı. Bunun bedeli ise insanın kendi ritmini yavaş yavaş yitirmesi oldu. Sabırla olgunlaşacak bir meyve olması gereken zaman, hızla tüketilen bir kaynağa dönüştü. Hiç olmak için yola çıkan insan, hiç durmadan “hiç” olmaktan uzaklaştı. Dinlenirken bile dinlenemeyen; zamanı yönettiğini sanırken, aslında zaman tarafından yönetilen bir varlık haline geldi.

Bu bitmek bilmeyen telaşın ardında çoğu zaman bir savunma mekanizması vardır. Kendisiyle yüzleşeceği varoluşsal sorulardan kaçarak yaşayan insan; “ne yapıyorum, hayatımın anlamı nedir, gerçekten istediğim şeyi mi yaşıyorum?” gibi soruları duymamak için zihnini sürekli meşgul eder: bir işten başka bir işe, bir hedeften daha büyük bir hedefe geçer. İronik olan şudur: Koşarak bile “hayatı kaçırmaktan” korkarken, aslında hayatın kendisini kaçırır. Duraksayıp kendiyle baş başa kaldığında ise, yalnızca kaygılarıyla değil; hangi ilke ve hakikat uğruna yaşadığıyla da yüzleşir. İşte tam bu noktada Erkan Oğur’un dediği gibi “sadece bir ömürlük misafir” olduğunu idrak eder ve bu idrak, insanı özgürleştirir.

Öte yandan acelecilik sadece bireysel bir sorun da değildir. Toplumsal hayatımızda da aynı hastalığın izlerini görüyoruz: İnsanlar birbirine ulaşabiliyor ama dokunamıyor. Temas arttı, ünsiyet azaldı. Kalabalıkların ortasında büyüyen yalnızlık biraz da buradan besleniyor. Herkes bir an önce bir yere varmak istiyor; fakat pek az kişi “nereye vardığını” sorguluyor. Mesele hızlı hareket etmek değil, düşünmeden savrulmaktır. Yangında itfaiyecinin, ameliyatta hekimin, afette kurtarma ekiplerinin hızlı davranması hayati bir zorunluluktur. Bu sebeple aslında sorun hızın kendisi değil; aceleci tavrın hikmetin önüne geçmesidir.

Doğal olarak bu alışkanlıklar sadece bireysel hayatla sınırlı kalmaz. İlişkilere, kurumlara ve kolektif mücadelelere de yansır. Acelecilik nasıl insanı kendinden uzaklaştırıyorsa, ortak amaçlar etrafında bir araya gelen yapıları da sabırdan ve uzun vadeli düşünceden uzaklaştırır. Dolayısıyla sabırsızlık bireysel hayatımızı sığlaştırırken, kolektif mücadele alanlarında da benzer yaralar açar. Bu yüzden ilkeyi mücadelenin merkezine koyması gereken sendikal alanda da aceleciliğin acımasız izlerini görüyoruz. Günümüz koşullarında sendikalar yalnızca sistemin dayattığı baskılarla değil, kendi içlerindeki sabırsızlıkla da mücadele etmek zorunda kalıyor. Bu baskı altında acelecilik, bazen ilkenin önüne geçen bir savunma refleksine dönüşüyor.

Çünkü ilke; doğru olanı şartlara göre eğip bükmeden savunan, menfaat rüzgârlarında savrulmayan, kayıplar karşısında dahi taviz vermeyen duruştur. Bu nedenle de ilke, kaybetme kaygısının tezahürü olan acele karşısında en kırılgan olandır. Zira acelecilik; sabrı, tefekkürü ve bedel ödemeyi taşıyamaz. Çoğu zaman kısa vadeli menfaatlerin peşinden gider. “Şimdi”nin konforunu, “sonra”nın hakikatine tercih eder ve böylece ilkeyi yavaş yavaş aşındırır. Bu sebeple emek mücadelesinde acelecilik, mücadeleyi ilkesizleştirip merkezinden koparabilir.

Teşkilatlar da kısa vadeli zaferler uğruna uzun vadeli güven inşasını ihmal edebiliyor. Örneğin, bir iş yerinde olumsuz bir gelişme duyulur duyulmaz, doğruluğunu araştırmadan hemen sert bir açıklama yapmak, kısa vadede dikkat çekse de uzun vadede güven erozyonuna sebep olur. Bir anda gereksiz tartışmaları, sert tepkileri ve kırgınlıkları doğurabilir. Atılan yanlış bir adım, sorumsuz sendika algısıyla haklıyken haksız duruma düşülmesi riskini de beraberinde getirir. Böyle durumlarda “hemen bir şey yapılsın” isteği enerjiyi tüketirken, kaybolan güven ve yıpranan dayanışma bilinci uzun vadede teşkilatları daha da zayıflatır.

Buradaki riski azaltmak için, insanın içindeki gürültüyü doğru yönetebilmesi ve zamanla kurduğu ilişkiyi yeniden gözden geçirmesi gerekir. “Boyacı küpü değil ki daldırıp çıkarasın” deyimi bu meselede bize yol gösterebilir. İnsan da, emek de, tecrübe de gelişim halindedir. Bir fikrin olgunlaşması, bir karakterin sağlamlaşması, bir dostluğun derinleşmesi, bir mücadelenin kök salması zaman ister. Hakiki olan her şey sabırla mayalanır. Toprağa atılan tohum nasıl vakti gelmeden meyve vermiyorsa, emek de çile ve sebat görmeden kalıcı bir değere dönüşmez. Bugün en büyük yanılgımız, sonucu büyütüp süreci küçümsememizdir. Oysa insanı olgunlaştıran çoğu zaman vardığı yer değil, oraya giderken gösterdiği sabır, sadakat ve emektir. Aceleyle büyüyen şeyler ilk rüzgârda savrulur. Kalıcı olan ise zamana direnen, yük taşıyan ve emekle yoğrulandır.

Bu haftanın konuşması bize şunu hatırlatıyor: Hayat, sürekli yetişilecek bir yer değil; üzerinde durulup anlaşılması gereken bir manadır. Belki de bu hayatta insanın en uzun yolculuğu da, bir makamdan başka bir makama değil; kendinden “hiçliğe” doğru yaptığı yolculuktur. Bu yolculuk, menfaatin çağırdığı aceleciliğe direnebilmeyi; sabrı, tefekkürü ve emekle olgunlaşmayı gerektirir. Üstelik o yolculuk hiç aceleye gelmez.

Yorumlar

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir