Pazartesi Konuşmaları – 8

Yoldaki Ayrılık – Niyetin Gösterdiği İstikamet

“O mahiler ki derya içredir deryayı bilmezler.”
Hayâlî’nin bu güçlü beyti, insanın en büyük yanılgılarından birini anlatır: İçinde bulunduğu hakikati fark edememek… Balığın denizin içinde yaşayıp denizi bilmemesi gibi, insan da bazen hakikatin tam ortasında olduğu halde onu kaybeder. Çünkü görmek için yalnızca bakmak yetmez; fark etmek gerekir. Bakmak ve görmek arasındaki nüans, insanın iç dünyasında hangi merkeze yaslandığını gösteren niyettir.

İnsan kelimesinin kökü de bu hakikati açıklar. Ünsiyet ve nisyan… Yani insan hem yakınlık kuran hem de unutmaya meyleden bir varlıktır. Tam da bu iki kutup arasında yürüyedurur. Neyle bağ kurduğu, neyi unuttuğu ve neye itiraz ettiği; onun iç yönelişiyle belirlenir.

Belki de tam burada Yunus Emre’nin “Bir ben vardır bende benden içeri” sözüyle karşılaşırız. Çünkü Yunus’un işaret ettiği hakikat, insanın yalnızca yürüdüğü yolu değil; o yolu hangi ölçüyle yürüdüğünü de sorgular. İnsanın yönünü sadece dışarıda değil, içeride kaybedebileceğini de hatırlatır. Bu nedenle yürümek sadece hareket etmek değildir; yürürken içerideki özü de kaybetmemektir.

Dünya hayatı, insanın dengesini bozacak birçok unsurla çevrilidir. İnsan bazen hırsla korku arasında sıkışır. Bazen görünür olma arzusu onu yalnızlaştırır. Bazen de aşırılıkla gevşeklik arasında dağılmaktan kurtulamaz. Çoğu zaman yoklukta değil, fazlalığın içinde kaybolur. Hız çağının en büyük tahribatı da budur. Bazen de geri durarak, içindeki imkânı köreltir. Yönsüzlük içinde dolaştıkça tükenir. Bütün bu savrulmaların sonunda da denge bozulur. İstikamet kaybolur. Buna bağlı olarak insan yanlış yola saptığı için değil; yürürken istikametini kaybettiği için savrulur.

Dolayısıyla aynı kavramların etrafında konuşan insanların birbirinden bu kadar uzak yerlere savrulması da tesadüf değildir. Aynı “emek”, “hak”, “mücadele” kelimeleri farklı gayelerin taşıyıcısı haline gelebilir.

Birisi “insan onuru” derken gerçekten çalışanın hayat şartlarını iyileştirme yolunu arıyordur. Diğeri ise aynı kavramı; görünür olmak veya siyasi bir pazarlık kozu elde etmek için kullanabilir. Aynı alanda yürüyen iki grup dahi bir süre sonra bambaşka yönlere savrulabilir. Çünkü insanın iç yönelişi yalnızca diline değil; yürüyüşüne de yansır.

Ülkemizde sendikal hareketin tarihsel seyri, niyet, denge ve istikamet imtihanının en somut laboratuvarlarından biridir. Sendikal hakları savunmak üzere aynı kavramların etrafında kümelenen yapılar, zaman içinde ideolojik kamplaşmalar ve menfaat hesaplarıyla derin ayrışmalara sürüklenmiştir. Kimi sınıfsal mücadelenin uluslararası akımlarına yaslanarak yerelden kopmuş, kimi imaj üretimi ve medya görünürlüğü peşinde koşarak asli amacından uzaklaşmış, kimi de kitlesini yönlendirilmesi gereken bir kalabalık olarak görmüş, güçlü ve kapsayıcı bir mücadele dili geliştirememiştir.

Özellikle kamu sendikacılığında yasal çerçevelerin meydana getirdiği dar alan, bu tabloyu daha da belirgin kılmıştır. Kısıtlı toplu sözleşme zemini, parçalanmış örgütlenme ve uyuşmazlıkların çözümünde tahkime zorunlu bağımlılık gibi yapısal sorunlar, temsil gücünü zayıflatmıştır. Temsil kabiliyeti yetersiz kalan emek örgütleri, ya siyasal ilişkilere sığınarak varlığını idame ettirmeye çalışmış ya da marjinalleşerek etkisizleşmiştir.

Bugün sendikalaşmanın yüzlerce odak halinde parçalandığı bir ortamda, asıl kaybı yaşayan ise ortak dayanışma bilinci ve kolektif mücadele iradesi olmuştur. Nitekim kamu çalışanları açısından 8. Dönem toplu sözleşmede mali başlıklarda uzlaşma sağlanamamış, süreç yine tahkimle sonuçlanmıştır. Enflasyon karşısında eriyen ücretler ve giderek derinleşen gelir adaletsizliği, yalnızca yasal ya da ekonomik sorunları değil; sendikal hareketin içindeki niyet dağınıklığını, irade zayıflığını ve vizyon eksikliğini de ortaya koymuştur.

Elbette tarihsel kamplaşmalar ve yasal handikaplar bu ayrışmayı beslemektedir. Ancak asıl ayrıştırıcı olan, tüm bu zorlu koşullarda kalbin hangi merkeze yaslandığıdır. Çünkü sendikal alanda atılan her adım, kurulan her cümle ve sergilenen her tavır, nihayetinde niyetin aynasıdır. Ve insanın mücadeleye neden dahil olduğu, çoğu zaman mücadele ederken nasıl bir dil kuracağını ve nasıl davranacağını da belirler.

Bunu günlük hayattan basit bir örnekle de görebiliriz. Bize derdini anlatan bir insanın karşısında niyetimiz gerçekten yardımcı olmaksa; meseleyi imkânlarımız ölçüsünde değerlendirir, yapılabilecekleri samimiyetle paylaşırız. Çünkü burada amaç, muhatabın yükünü hafifletmektir.

Fakat niyet çözüm üretmekten çok kendini kanıtlamaya dönüşmüşse, insan bazen çözümü olmayan meselelerde bile mücadele görüntüsü üretmeye başlar. O noktada çaba, çözüm olmaktan çıkar; samimiyetini kaybetmiş bir gösteriye dönüşür. Muhatap ise çoğu zaman gereksiz yere yorulur, umutlandırılır ve sonunda daha büyük sorunlarla baş başa kalır.

Dışarıdan bakıldığında aynı gayreti taşıyor gibi görünen bu iki davranış arasında büyük bir fark vardır. Birisi yük alır, diğeri farkında olmadan yük olur. Bu nedenle niyet, kazanmak ya da kaybetmek üzerine değil; ahlaki bir zeminde, takınılması gereken tavır üzerine kurulmalıdır. Gerçek sendikacılık; bireysel hırsların, öfkenin ve ego savaşlarının ötesinde bir ortak vicdan arayışıdır.

M. Akif İnan’ın “Türkümüz dünyayı kardeş bilendir / Gökleri insanın ortak tarlası” dizeleri bu gerçeği çok güzel bir şekilde ifade eder. Bu doğrultuda iç dengesini koruyan sendikal davranış; ne popülist alkışa teslim olur ne de gücün cazibesine kapılır. O bilir ki mesele doğru yerde, doğru yükü taşıyabilmektir.

Bu nedenle bugün ihtiyaç duyduğumuz şey, sendikal hareketin köklü bir niyet muhasebesine girmesidir. Her yapı ve her aktör, öncelikle “Ben bu mücadeleye niçin dâhil oldum ve bu yolda kalbim hangi merkeze yaslanıyor?” sorusunu samimiyetle sormalıdır. Gerçek çözüm, yasal düzenlemelerin yanı sıra, emanet bilinciyle hareket eden bir anlayışın tesis edilmesidir. Üyelerinin sorunlarını bilen, popülist vaadlerin ve ideolojik kalıpların ötesinde adil ve kapsayıcı bir mücadele dili kurabilen bir sendikacılıktır.

Bu haftanın konuşması bize şunu hatırlatıyor: Hakikat, içinde yaşanıldığı halde çoğu zaman fark edilmez. Gerçek yürüyüş, adımların değil; kalbin yönünü gösteren niyetle başlar. Ve belki de insan; dışarıda aradığı pusulanın kendi içinde saklı olduğunu anladığında hakikatin de farkına varır. Unutmayalım ki: ““El-hased-i minel mahrum” –Kötü niyetle, iyi murada varılmaz.

Yorumlar

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir