Pazartesi Konuşmaları – 7

İkrardan Tasdiğe – Sözden Hale

“Benim yarim gide gide donandı / İkrar verdi cahil gönlüm inandı…”

Karacaoğlan’ın bu içli ifadesi, sözün ağırlığını, ahde vefayı ve ikrardan dönmenin acısını anlatır.
Aşık Sümmani’nin “Ervah-ı ezelde levh-i kalemde / Bu benim bahtımı kara yazdılar” dizeleri de Bezm-i Elest’teki “Elestü birabbikum?” hitabına verdiğimiz “Belâ” ikrarını hatırlatır.

İnsanoğlu daha ilk ikrarıyla hayatın imtihanına başlamıştır. O günden beri “ikrarından dönmemek” ciddiyetiyle yüzleşir. Buna rağmen derdini anlatmak için durmadan dil döken insan; verdiği sözünü unutmuşçasına kelimelerle oyalanır, adeta kelimelerle dilenir olmuştur. Halbuki dil ile dilenmek, hakikati söylemekle aynı şey değildir… Birinde dilenmek, diğerinde ise direnmek vardır. Dil döken, muhatabını ikna etme çabasıyla yorulur; nefesi tükenir, fakat kendi halini fark etmez. Hakikatin ise böyle bir derdi yoktur. Bu yüzden sözü yerinde kullanmak, yolun yarısında kalmamak açısından oldukça önemlidir.

“Bülbülün çektiği dili belası” atasözü de, düşüncesizce söylenen sözlerin kişiye zarar getireceğini vurgular. Gereksiz ve boş konuşmamaya dair uyarıda bulunur. Hakikat konuşulmayacaksa susmayı tavsiye eder. Çünkü konuşulan her kelimenin arkasında durma gerekliliği vardır.

Bu bakımdan dilin ikrar ettiğini kalp tasdik etmeli, sözden hale geçmeyen tavır sorgulanmalıdır. Bu sorgu yolun nasıl yüründüğünü de tanımlayacaktır. Yoldaşını bulan insan, yolun ikinci imtihanıyla karşı karşıyadır artık: Yükün nasıl taşınacağı. Çünkü emaneti omuzlamak yetmez; onu kalben taşımak gerekir. Önce refik, sonra yol söyleminin ardından; kal ile hal, söz ile sükut, ikrar ile tasdik vaktidir.

Söz bilerek söylenmeli ki ağırlık kazansın. Zira kurulan her cümle, sahibinin iç dünyasını ele verir. Dil, kalbin tercümanıdır ama kalpte olmayan bir hakikat dudakta uzun süre barınamaz. Hal ehli imanı tarif ederken “dil ile ikrar”ı yeterli görmemiş, hemen yanına “kalp ile tasdik”i eklemiştir. Çünkü ikrar söylenen, tasdik ise yaşanandır. Bizim insanımız da sözü değil, hali merkeze koymuştur. Zira hakikat, bağırdıkça büyümez; derinleştikçe sakinleşir. İnsanın içi olgunlaştıkça sesi azalır. Dertli bir gönlün sessizliği bazen yüzlerce cümleden daha öğreticidir. Sürekli kendini anlatma ihtiyacı, çoğu zaman içteki boşluğun yankısıdır.

İnsanlar hakikati söylemekle hakikati taşımayı birbirine karıştırıyor. Cümleler çoğalıyor ama anlam derinleşmiyor. Herkes adaletten söz ediyor; fakat adaletten anlaşılan çoğunlukla menfaattir. Adalet çağrısı; çoğu zaman ortak bir vicdan değil, kişisel bir menfaat terazisini işaret ediyor. Eğer “adalet” sadece kendini düşünen ve olaylara kendi perspektifinden bakan dar bir grubun menfaatinden ibaret kalıyorsa; orada bir ikrar söz konusu olabilir, ama tasdik muhakkak eksiktir.

Emekten bahsedenin çok, emeğin terini dökenin ise az bulunduğu bir alan olan memur sendikacılığı da, bu anlamda büyük bir arayış içerisinde kıvranıp duruyor. Eğer hak yalnızca kürsülerde, açıklamalarda, algı oluşturmada, sloganlarda kalıyorsa ve emek sadece dilde dolaşıyor, fakat çalışanın onuruna dokunan somut bir mücadele verilmiyorsa söz vardır, hal yoktur. Söylemler samimi değildir. Çünkü samimiyet, söylenenlerle yapılanlar arasındaki mesafenin kısalığından anlaşılır.

Kocaman sözlerin en iyi niyetle; verilen mücadeleyi göstermek kaygısıyla söylendiğini düşünsek bile bir sendikanın mücadelesinin karşılığı gürültüde, kurulan cümlelerin büyüklüğünde ya da yaptığı açıklamaların uzunluğunda değil, bıraktığı izdedir. Çalışanın vakarını koruyan duruşta, kalbin tasdik ettiği sözdedir. Mesele görünmek değil; hakkı yerine koyacak sözü söylemek ve o sözü eyleme taşımaktır. Merhum Mehmet Akif İnan’ın “Her eylem yeniden diriltir beni / Nehirler düşlerim göl kenarında” dizelerini bu anlamda yeniden okumak gerekir.

Eylem insanı yeniden diriltir. Çünkü hareket sadece ilerlemek değildir; aynı zamanda temiz kalmanın, diri kalmanın ve hayata karışmanın yoludur. Temiz bir kaynaktan kaynayarak akan su; aktıkça nasıl kendini tazeliyorsa, insan da samimi adımlarla yürüdükçe tazelenir. Yol arkadaşlığı, birliktelik ve kitlesel hareket için de durum böyledir. Suyun kaynağından coşup akması, kitlesel gücün harekete geçmesidir. Tabandan süzülerek gelen talep; aşama aşama mecrasında ilerledikçe tazelenecek, söz ile söylenenler hale dönüştükçe akmaya devam edecek ve Karacaoğlan’ın içli yürüyüşü, Yunus’un diyar diyar arayışı gibi hareketi sürdürecektir.

Maalesef günümüzde sosyal medyanın gürültüsünde hak aramak daha popüler bir durum haline geldi. Çünkü rekabeti merkeze alan bir düşünsel yapıda, buradan kolayca laf üretmek mümkün. Fakat kalp ile tasdik edeni bulmak neredeyse imkansız. Oysa tasdik, insanın konfor alanını daraltır, vicdanını genişletir. Vicdan büyüdükçe insan şunu anlar: Her hakikat alkış istemez. Bazı mücadeleler toprağın altında kök salar gibi sessiz yürür. Sonunda insanı ayakta tutan, söyledikleri değil, taşıyabildikleridir.

Bu yüzden yola arkadaşıyla çıkan insan, gürültünün ortasında yükünü kalbiyle taşımayı öğrendiğinde, yolda kalmaya devam eder. Çünkü söz harcarken, sükut ise biriktirir. Niyet sözde, tasdik ise icraattadır. Kalp gerçekten tasdik ettiğinde insan artık konuşarak değil, yaşayarak taşımaya başlar yükün ağırlığını.

Büyük ve değerli işler başaranlara baktığımızda görürüz ki; eylemlerinin sesi, sözün gürültüsünden hep daha yüksektir. Onlar nefeslerini konuşmaya değil, yürümeye, taşımaya ve sabretmeye harcamışlardır.

Bu haftanın konuşması bize şunu hatırlatıyor: İnsan sözle verdiği ikrarını ancak hal ile tasdik eder. Adalet diye haykıranların çoğu kendi menfaatini adalet diye sunarken, yükü omuzlayanlar sessizce yürür, su misali akıp tazelenir. Asıl mesele kelimelerin çokluğu değil, dilin ikrarını, kalbin tasdik ettiği hal ile taşımaktır.

Bu yazıyı paylaş :

Yorumlar

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir