Bireysel Sorumluluk – Sorumlu Birliktelik
İbn Arabi’ye göre, bir ağacın altında dinlenmek yalnızca gölgelenmek değildir; onunla kurulan sessiz bir bağ, derin bir arkadaşlıktır. Eğer ağacın suya ihtiyacı varsa, arkadaşlık hakkı gereği o ağacın sulanması gerekir. Bu bakış açısı, sorumluluk ile birlikteliğin iç içe geçtiği kadim bir hakikati ortaya koyar.
Arkadaşlık, sorumluluk taşımayı gerektirir. Çünkü gölgesinde huzur bulduğumuz bir varlığı “arkadaş” kabul etmek, aynı zamanda onun yükünü de omuzlamak demektir. Kırgınlıklarını, heveslerini ve acılarını kendi içinde taşıyabilen insan, yük taşımanın da bilincine ulaşır. Bu bilinç iki önemli uyarıya dikkat etmemizi gerektirir.
Birincisi, sorumluluğun her şeyi taşımak anlamına gelmediğidir. İnsanın bir sınırı, bir imkân ufku vardır. Bunu bilmek hikmettir. Her şeyi tek başına omuzlamaya kalkmak, ilk bakışta güçlü bir duruş gibi görünse de, insanı yavaş yavaş tüketen derin bir yanılgıdır. Bazen benliğin hoşuna giden ve kendini merkeze alan “Ben yapabilirim” iddiasının da eşlik ettiği bu durum, zamanla insanı kendi sınırlarına yabancılaştırır. Bağ kurmayı unutturur ve bütün yükü tek başına taşımaya mecbur eder. Oysa bu, gücün değil; sınırını görememenin sessiz çığlığıdır. Eskiler bu durumu ne güzel ifade etmiş: “Allah dağına göre kar verir.” Yani yük, kapasiteye göredir. Sorumluluk, taşıyabilecek olana bahşedilir.
Dengenin öteki yüzünde ise başka bir yara vardır ve bu ikinci uyarı, daha derin bir yanılgıya işaret eder: Sorumluluktan kaçmak. Kaçanlar, yalnızca ağırlıktan değil, o yükün anlamından yoksun kaldıkları için geri dururlar. Anlam veremediği emaneti insan külfet olarak görür. Bu nedenle sorumluluktan kaçmak yetersizlik değil, anlamdan uzak kalmaktır. Kalbi kendine dönmemiş olan neyi bilebilir? Neyi taşıyabilir? Öyle ya; bilmeyen için arkadaşlık bile yüktür. Çünkü anlam, yükü hafifleten bir ışık gibidir. Anlamsızlık ise her şeyi dağ gibi ağırlaştıran bir karanlıktır.
Dolayısıyla gerçek denge, ne her şeye talip olmak, ne de üzerine düşenden kaçmaktır. İnsan, taşıyabileceğini derinlemesine bilmeli ve bildiğini de asla terk etmemelidir.
Asıl mesele kendine verilen o yükü, ondan kaçmadan, şükürle ve arkadaşlık bilinciyle taşıyabilmektir. Asıl olgunluk; bu dengeyi kuracak erdeme erişmek, eksik olanı tamamlamak ve gerektiğinde omuz omuza yürüyebilmektir. Bir arada olmak rahmeti ve bereketi beraberinde getirir. Gizli kibrin iddiası ise yerini birlikte yürümenin hakikatine bırakır.
İşte tam da bu hakikat sebebiyle; henüz yeni kutladığımız 1 Mayıs; emeğin dayanışmayla kazandığı direnci hatırlatır. İnsanın insana kulluk etmesine karşı itirazı, zulme ve adaletsizliğe karşı omuz omuza durmayı anlatır.
Emek; yalnız bırakıldığında kolayca istismar edilir, dayanışma içinde olduğunda ise asıl değerini bulur. Bölmekle mahir olan düzenler, emeği parçalayarak yönetir. Çünkü zulüm, insanı yalnızlaştırarak hükmeder. Bu yüzden örgütlenerek mücadele etmek, sadece basit bir tercih değil; bilinçli insanın kendi varlığına ve emeğine sahip çıkma çabasının ta kendisidir.
Bu anlayışın kurumsal karşılığı ise sendikadır ve sendika, zayıfların sığındığı bir liman değildir. Gücünü bilenlerin, o gücü birlikte büyüttüğü yerdir. İnsan onurunu korurken tek başına etkisiz kalan iradenin, bir değere dönüşerek anlama kavuştuğu zemindir. Daha önemlisi ise herkesi sorumluluk almaya davet edebilmesidir. Zira meslek örgütleri, dernekler, vakıflar ve sendikalar; ortak iradenin gücünden beslenmeli ve birlikteliğin sorumluluğuyla hareket etmelidir.
Bu nedenle bugün ihtiyaç duyduğumuz şey; ayrışmak değil, daha güçlü kenetlenmektir. Aynı amaç ve zeminde konuşabildiğimiz her bir yapının sesi, bütünün vazgeçilmez bir parçasıdır.
Aslında bu birlik bilinci, bizim medeniyetimizin derinlerinde zaten vardır. Bu bilinç, sadece sosyal bir tercih değil, medeniyetin içine işlemiş bir karakterdir. Türk milleti ibadeti dahi birlikte eda etmeye büyük önem vermiştir. Saf tutarken omuz omuza durmak, halka olmak, birlikte dua etmek sadece bir ibadet düzeni değil; aynı zamanda bir duruşun ifadesidir. Aynı yöne yönelmek, aynı anda hareket etmek ve aynı bilinçle var olmak… Bu, bireyin kendini aşarak bir bütünün parçası hâline gelmesidir.
Belki de bu yüzden tarih boyunca “ordu-millet” olarak anılan bir anlayış doğmuştur. Çünkü burada ordu olmak, yalnızca savaşmak değil; birlikte hareket edebilme disiplini, ortak bir sorumluluğu paylaşabilme iradesi ve gerektiğinde aynı hedef uğruna saf tutabilme bilincidir. Bu bilinç, sadece meydanlarda değil; gündelik hayatta ve toplumsal dayanışmada da kendini gösterir.
Bu haftanın konuşması bize çoğu zaman ihmal ettiğimiz şu gerçekleri hatırlatıyor:
Kendini anlamla kuşatan sorumluluktan kaçmaz. Gücünü paylaşarak dayanışmayı öğrenen tükenmez. Tek başına her şeyi yapmaya çalışmak bir iddiadır. Beraber başarmak bir hakikattir. Ve hakikat; insanın sadece taşıdığı değil; onu kiminle, nasıl taşıdığıdır.
İnsan bir ağacın gölgesinde dinlenebilir ama o ağacı ayakta tutan, arkadaşının verdiği sudur.

Bir yanıt yazın