Rüyanın Değeri – Aynı Kazanın Tadı
Hayat mücadelesinde insan, bazen hayaller kurar. Gideceği yolları zihninde çizer, ulaşmak istediği ufukları tasarlar. Sonucun belirsizliğini ve kurulan hayalin ne getireceğini düşünmez. Öte yandan insan rüyalar görür. Rüya hayalden farklıdır. O, insanın iradesinin ötesinden gelen sessiz bir misafir gibidir. Bazen bir umut olur, bazen bir ikaz; kimi zaman hemen, kimi zaman da yıllar sonra anlamını kavradığımız bir işaret…
Hayal, “Nereye gitmek istiyorum?” sorusunu sordurur. Hedefe ulaştırabilir ama yolculuk ikaz ve işaretlerden habersiz bir şekilde tamamlanır. Rüya ise, “Asıl nereye çağrılıyorum?” diye düşündürür. Rüyaları anlamla buluşturamamak yürümeyi dahi unutturabilir. Bu sebeple insan hep hatırlatmalara ihtiyaç duyar.
Belki de bu yüzden bazı günler yalnızca takvimde bir tarih değildir. Geçmişten bugüne taşınan büyük hakikatlerin sessiz hatırlatıcılarıdır. İşte bu hatırlatmalara en güzel örneklerden biri, her yıl farklı yiyeceklerin aynı kazanda piştiği aşuredir. Aşureye baktığımızda ilk gördüğümüz şey farklılıktır; tıpkı rüyalar gibi. İçindekilerin hiçbiri diğerine benzemez, karmaşıktır. Hiçbirinin tadı aynı değildir. Ama aynı kazanda sabırla piştikçe, birbirine lezzet katar ve yepyeni bir bütün oluşturur.
Bu tat bize hatırlatır ki, o kazana giren hiçbir malzeme kendi özünü bütünüyle kaybetmez. Buğday yine buğdaydır, ceviz yine cevizdir, nohut yine nohuttur. Ama yalnızca kendisi değildir. Her biri diğerinin tadına karışmış, tek bir bütünün parçası olmuştur. Artık onları birbirinden ayırmak mümkün değildir.
Belki de birlikte yaşamanın en güzel tarifi de burada saklıdır. Zira birlik, farklılıkların ortak bir anlam etrafında birbirinden ayrılmaz hâle gelmesidir. İnsanlar da böyledir. Aynı ailede büyüyen kardeşler bile birbirine benzemez. Aynı okuldan mezun olanlar aynı düşünmez. Aynı kurumda çalışanlar aynı karakteri taşımaz. Toplumu güçlü yapan da zaten herkesin farklılıklar içinde aynı değere gönülden bağlanabilmesidir. Bu yönüyle de aşure insana bütünleşmeyi hatırlatır. Hayatın gerçek tadı da işte o zaman ortaya çıkar.
Bu çerçevede birlikte yaşamanın belki de en sade tarifini şair Rüştü Onur şu dizelerle anlatır:
“Benden zarar gelmez / Kovanındaki arıya / Yuvasındaki kuşa; / Ben kendi hâlimde yaşarım / Şapkamın altında.” İnsan, birlikteliğini yalnızca yaptıklarıyla değil, yapmamayı seçtikleriyle de gösterir. Arının kovanına dokunmamak… Kuşun yuvasını, komşunun huzurunu bozmamak… Aşure kazanındaki malzemelerin birbirinin yerini almaya çalışmaması gibi.
İşte bu yüzden insan kurallar ve değerlere bağlı olmadan yaşayamaz. Kurallar insana neyi yapıp neyi yapmayacağını öğretir. Değerler ise neden yapması ya da neden vazgeçmesi gerektiğini hatırlatır. Bazı medeniyet araştırmacıları, Batı medeniyetinin daha çok kurumsal kurallar ve sistemler üzerine, Doğu medeniyetlerinin ise değerleri koruma üzerine yoğunlaştığını gözlemlemiştir. Elbette her iki yaklaşım da kendi içinde değerli katkılar sunmuştur. Kurallar olmadan düzen kurulamaz. Değerler olmadan ise düzen ruhunu kaybeder. Çünkü değerini kaybeden bir kural zamanla soğuk bir zorunluluğa dönüşür. Değerle beslenen bir kural ise insanı incitmeden ayakta tutar.
Değerler yalnızca ailede, mahallede ya da dostluklarda yaşanmaz. İnsan hayatının en önemli alanlarından biri olan çalışma hayatında da aynı ilkelere ihtiyaç vardır. Çünkü birlikte üretmek de, birlikte yaşamak kadar ortak bir vicdan gerektirir. Bu sebeple birlikteliğin ve toplumsal hayatın en güçlü örneklerinden biri emek mücadelesidir.
Bir sendika yalnızca aynı mesleği yapan insanların oluşturduğu bir topluluk değildir. Onu gerçek anlamda bir aileye dönüştüren, değerlerdir. Merhum Mehmet Akif İnan, bunu “değerler sendikacılığı” diyerek ifade etmişti. Bu anlayışta sendika, sadece ücret artışı isteyen ya da özlük haklarını savunan bir teşkilat değildir. İnsanın onurunu korumayı esas alan bir mücadeledir. Bu yönüyle emeğin hakkını savunur. Adaleti önceler. Empati kurar ve diğerkâmdır. Kardeşliği büyütür. Mazlumun, masumun ve mağdurun yanında durur. İnsani değerleri çalışma hayatına taşıyan büyük bir sorumluluk üstlenir. Çünkü hak aramak önemlidir. Fakat hakkı hangi ilkeyle aradığımız daha da önemlidir. Bu yüzden dayanışmayı kalıcı kılan menfaat birlikteliği değil, ortak değerlerdir. Tıpkı aşure gibi… Eğer ateş doğru değilse, sabır yoksa, ölçü korunmamışsa ve bütüne ulaşılmamışsa hiçbir zaman mücadele bir değere dönüşemez.
Diğer taraftan her zaman aynı kazana aynı gözle bakanlar olmaz. Kimi insanlar aşureye baktığında harmanlanmış emeği görür. Kimi hüznü ve sabrı görür. Kimi yeniden başlamayı… Kimi ise yalnızca malzemeleri sayar. Buğdayı gösterir. Fasulyeyi diğerinden ayırır. Cevizin neden daha fazla olduğunu konuşur. Narın rengini tartışır. Tarçının kokusunu beğenmez. Aslında bu bakış biraz da aşurenin tadını değil, onun anlattığı hakikati beğenmez. Çünkü aşure sessizce şunu söyler: Aynı değerin etrafında birleşin. İşte bu hakikate itiraz eden göz, kazandaki birliği göremez. Sürekli ayrılığı arayan, sonunda ortak tadı da kaybeder.
Bu haftanın konuşması bize şunu hatırlatıyor: Hayaller kurallarla şekillenir ve insanı bir hedefe yöneltir, rüyalar ise değerlerin rehberliğinde manayı işaret eder. Aynı kazanda pişmek, kendi rengimizi kaybetmeden büyük hakikatin içinde yer bulabilmektir. Ve belki de insan ömrünün en güzel rüyası budur.
