Merdiven Kurmak – Yükselmek Değil, Yükseltmek
“Ağır ağır çıkacaksın bu merdivenlerden
Eteklerinde güneş rengi bir yığın yaprak
Ve bir zaman bakacaksın semaya ağlayarak”
Ahmet Haşim’in Merdiven şiiri, hayatı birkaç dizeyle anlatabilen ender metinlerden biridir. Şair, merdiveni yalnızca çıkılan birkaç basamak olarak görmez; onu insan ömrünün, olgunlaşmanın ve hakikate doğru yürüyüşün sembolü hâline getirir. İnsan doğduğu günden itibaren basamak basamak ilerler; öğrenir, düşer, kalkar, yorulur, yeniden yürür. Her basamak yeni bir tecrübe, her durak yeni bir imtihandır. Fakat bu şiirin bize düşündürdüğü bir gerçek daha vardır. O da hangi basamakta olduğumuz değil; kimlerin ya da neyin yükselmesine vesile olduğumuzdur.
Hayat yalnızca kendi yolculuğumuzdan ibaret değildir. İnsan, çıktığı basamaklar vesilesiyle iz bırakır. Burada asıl mesele, bıraktığı izin ardından gelenler için ne anlam ifade ettiğidir. Çünkü insan, çıktığı basamak kadar, başkalarının yaşamına nasıl dokunduğuyla da hatırlanır.
Bir ustanın çırağına aktardığı bilgi, bir dostun zor zamanda uzattığı el, anne babanın evladına kazandırdığı değerler… Bunların her biri görünmeyen ama insanı yükselten basamaklardır. Öte yandan bir işçinin emeğinin sömürülmesi, bir insanın güveninin ya da kutsal bildiği değerlerin istismar edilmesi de başkalarını basamak yapmanın başka bir biçimidir. Buradan anlarız ki hayat insana farklı yollar sunar. Kimi, insanlara merdiven kurar.
Kimisi de insanları basamak olarak kullanır. Birinci yol insanı büyütür, ikinci yol ise hırsı. Birincisi güven inşa eder; ikincisi rekabet üretir. Biri gönül kazandırır; diğeri ise makam kazandırabilir.
Anadolu irfanı, insan yetiştirmeyi bina yapmaktan daha değerli görmüştür. Ahilik geleneğinde usta, çırağından bildiğini saklamaz, tecrübesini paylaşır, yetiştirdiği insanın kendisini geçmesini kendi başarısı sayar. Yunus Emre’nin kurduğu gönül merdiveni de;
“Dostun evi gönüllerdir
Gönüller yapmaya geldim.” dizeleriyle aynı hakikati hatırlatır. Gönül yapmak, insanı yükseltmektir. Bir gönlü incitmeden yaşamak, bir insanın yükünü hafifletmek, onun umudunu çoğaltmak da böyledir. İnsan, başkasının hayatına dokunabildiği ölçüde kendi yolunu da güzelleştirir.
Fakat belki de merdiven kurmaktan daha kıymetli bir şey vardır: Merdiveni güzelleştirmek. Çünkü insan çıkılan yolu daha sağlam, daha güvenli ve daha anlamlı hâle getirmelidir. Gerçek iz bırakmak, yalnızca yükselmek değil; merdiveni çıkmak isteyen birine güvenle yükselebileceği bir merdiven bırakabilmektir.
Ancak merdiveni güzelleştirmek için sadece basamakları onarmak yetmez. Korkulukların varlığı da bunu sağlamaz. Çünkü sağlam görünen bir merdiven bile yanlış bir yere yaslanmışsa insanı doğru yere ulaştıramaz. O merdiveni kimlerle kurup kimlerle çıktığımız da en az basamaklar kadar önemlidir. Çünkü her anı birlikte inşa ettiğimiz insanlar hayatın rengini de şekillendirir. Öyleyse istişare ettiğimiz kişiler; ufkumuzu daraltan değil genişleten, hoşumuza gideni değil ihtiyacımız olanı söyleyen, alkışlayan değil gerektiğinde bizi uyaran insanlar olmalıdır. Hakikati söyleyen dost, alkışlayan kalabalıktan daha kıymetlidir. Çünkü insan bazen tek bir doğru sözle yükselir, bazen de yanlış bir yönlendirmeyle yıllarını kaybedebilir.
Nitekim istişare, yalnızca fikir almak değildir; hayatın rengini birlikte anlamak, yoldaki hikmeti birlikte aramaktır. Tek başına akıl yön bulabilir; fakat birlikte düşünmek istikamet kazandırır. İstişare eden insan yalnızca kendi gözüyle değil, güven duyduğu insanların tecrübesiyle de görmeye başlar. İşte merdiveni güzelleştirmek biraz da budur; sağlam karakterli, gönlü güzel ve samimi insanlarla aynı merdiveni doğru yere kurabilmektir.
Tarih boyunca yanlış insanlar doğru görünen merdivenler kurmuşlardır. Bunun en acı örneklerinden birini yakın tarihimizde 15 Temmuz gecesi yaşadık. O gece milletimiz, inancı, güveni ve ortak değerleri kendi yükselişi için basamak hâline getirmeye çalışan bir anlayışla yüzleşmiştir. İnsanların en samimi duygularını istismar ederek sahte bir merdiven kuran bu zihniyet, emaneti korumak yerine onu kendi hedeflerine araç kılmaya çalışmıştı. Ancak milletimiz birlik içinde, istismar üzerine kurulan o yanlış merdivene müsaade etmeyerek, emanetin sahibi olduğunu bir kez daha ortaya koydu.
Tam da burada şunu hatırlamalıyız: Bu topraklar bize yalnızca üzerinde yaşadığımız bir coğrafya değil; diliyle, tarihiyle, kültürüyle, inancıyla ve uğruna can veren şehitleriyle büyük bir emanettir. Emanete sahip çıkmak için; merdiveni doğru kurmak, sağlam tutmak ve güzelleştirmek gerekir. İşini hakkıyla yapmak, bir insan yetiştirmek, adaleti, güveni ve dayanışmayı büyütmek de üzerimizdeki borcun bir parçasıdır. İşte bu yüzden bu topraklara olan borcumuzu, bu toprakları biraz daha güzelleştirerek; bu millete olan vefamızı ise insanı ve emeği yücelterek ödeyebiliriz.
Bugün bize düşen görev ise aynı şuuru çalışma hayatında da canlı tutmaktır. İnsanların güvenini istismar ederek değil, güvenini kazanarak; değerlerini kullanarak değil, değerlerine sahip çıkarak; omuzlara basarak değil, omuz vererek yürümektir.
Bu bakımdan gerçek anlamda sendikal hareket; insanların birbirine omuz verdiği, birbirini yükselttiği ve birlikte daha sağlam bir gelecek inşa ettiği büyük bir dayanışma kültürüdür. Bu yolculukta bilgiyi paylaşmak merdivene yeni bir basamak eklemektir. Güven vermek korkuluk yapmak, adalet basamakları sağlamlaştırmaktır. Nezaket birbirini anlamak, merhamet yorulanın nefeslenmesine imkân vermek, istişare ise merdivenin doğru yere dayanmasını sağlamaktır.
Bu haftanın konuşması bize şunu hatırlatıyor: Başkalarının omzuna basarak yükselenler zirveye ulaşabilir; fakat başkalarına omuz verenler gönüllere ulaşır. Gerçek başarı, zirveye çıkmak değil; ardında daha güvenli, daha kalıcı ve daha güzel bir yol bırakabilmektir.
Unutmayalım: Eteklerimizde güneş rengi yapraklarla, ağır ağır çıkarken bu merdivenlerden, geriye dönüp baktığımızda bıraktığımız en büyük eserin çıktığımız basamaklar değil, kendimizden sonra gelenlerin umutla yükselebileceği bir merdiven olduğunu anlayacağız.
