Pazartesi Konuşmaları – 23

Kabuğuna Çekilmek – Kaçış Değil Hazırlık

“Bilmem şu feleğin bende nesi var,
Her gittiğim yerde yar ister benden.
Sanki benim mor sümbüllü bağım var,
Zemheri ayında canım gül ister benden.”

Hayat insandan hep bir şey ister. Bu nedenle de insan bazen elindeki yükü henüz bırakmadan, yeni bir yükün omuzlarına bırakıldığını hisseder. Yorulur ama yorulduğunu dahi söyleyemez. Kırılır, anlatamaz. Konuşur, sesini duyuramaz.

İşte böyle zamanlarda kendi kabuğuna çekilmek hali, bu dizeler de olduğu gibi nağmelere dönüşür. İnsan da türkülere kulak verir. Bir mevsimin bittiğini sandığımız, oysa yeniden hazırlığın başladığını hissettiren Eylül gibi…

Eylül…
Yazın telaşı yavaş yavaş geride kalırken, toprak kendisini dinler. Ağaçlar yapraklarını bırakırken köklerine döner. Tabiat dışarıdaki hareketliliğini azaltır ve yeni bir dönemin hazırlığına başlar. Belki de bu yüzden sonbahar, insana kabuğuna çekilmenin anlamını hatırlatır.

Bu yönüyle aslında kabuğuna çekilmek, hayattan uzaklaşmak değildir. Hatta bazen geri çekilmek, daha ileriye gidebilmenin şartıdır. Tabiatta gördüğümüz bu mevsimsel döngüyü bir yayın hareketinde de görebiliriz. Okun geriye çekilmesi, bir vazgeçiş anlamına gelmez. Tam tersine, yay gerildikçe enerji birikir. Dışarıdan bakıldığında bir geri gidiş vardır; fakat o geri gidiş, ileriye doğru yapılacak daha güçlü bir hareketin hazırlığıdır.

İnsan da böyledir. Hayatın gürültüsünden biraz uzaklaşmak, bir süre sessiz kalmak ve kendini dinlemek ister. Bazen insanın geri çekildiği o sessiz anlar, aslında yeniden güç topladığı, ne yapacağını düşündüğü ve yönünü belirlediği anlardır. Önemli olan geri çekilmenin nereye doğru olduğudur. Eğer insan sadece kaçmak için geri çekiliyorsa bu bir uzaklaşmadır. Ama daha doğru bir adım atabilmek için geri çekiliyorsa, o artık bir kaçış değil; ilerlemenin hazırlığıdır.

Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) vahiy öncesindeki Hira’daki inzivasını düşündüğümüzde de insanın hakikat karşısında tefekkür etmesinin ne kadar anlamlı olduğunu görürüz. Bu açıdan Hira, sadece bir mekandan uzaklaşmak değil; tefekkürün, arayışın ve hakikatle baş başa kalmanın, büyük bir sorumluluğa hazırlanmanın mekanıydı. Buradan anlıyoruz ki, insan bazen dışarıdan uzaklaşarak kendi sorumluluğuna daha fazla yaklaşıyor.

Örgütlü yapıların da görünmeyen hazırlıkları vardır. Sendikacılık sadece meydanda görünmekten ibaret değildir. Bugünün çalışma hayatına baktığımızda çalışanların birçok sorunu olduğunu görüyoruz. Her gün yeni bir problem karşımıza çıkıyor. Ve elbette bütün bu sorunları dile getirmek gerekiyor. Fakat yapılması gereken yalnızca sorunları anlatmaktan ibaret değildir. Çünkü bir sorunu sürekli dile getirmek, eğer çözüm arayışıyla buluşmuyorsa bir süre sonra sadece gürültüye dönüşür. Dolayısıyla sorunu dile getirmek sendikacılığın başlangıcıdır; çözümü hazırlamak ise onu gerçek bir mücadeleye dönüştürür. İşte burada sendikacılığın başka bir yüzü ortaya çıkar: Sendikal mutfak. Meydanın dışında, kürsünün arkasında, kameraların olmadığı yerde, dosyaların arasında, verilerin başında, mevzuat satırlarında…

Bu anlamda Ankara Üniversitesi ile sendikamızın bir araya gelerek hemşirelerin malpraktis sorumluluğundan korunmasına yönelik eğitimler düzenlemesi, sendikal mutfağın görünmeyen emeğine güzel bir örnektir. Üstelik bugüne kadar altı ayrı eğitim programının gerçekleştirilmiş olması, hemşirelerin mesleki ve hukuki güvenliğini güçlendirmeye yönelik önceden planlanmış, sürekliliği olan bir hazırlık olduğunu göstermektedir. Bu çalışmanın, hemşirelerin enjeksiyon uygulamalarına ilişkin kamuoyuna yansıyan tartışmalar henüz yaşanmadan önce başlatılmış olması da bugün konunun önemini daha görünür kılmaktadır.

Eğitimde; enjeksiyon nöropatisi, akılcı ilaç kullanımı ve parmak amputasyonu gibi klinik uygulamalarda ortaya çıkabilecek riskler ele alınmakta; literatürdeki güncel bilimsel ve mesleki yaklaşımlar ile malpraktis riskinden korunma yolları teorik ve uygulamalı olarak aktarılmaktadır.

Burada mesele yalnızca bir eğitim programı düzenlemek değildir. Hukuk, tıp ve hemşirelik alanlarının bilgisini bir araya getirerek hemşirenin karşılaşabileceği riskleri önceden görmek ve hemşirenin kendisini hukuken nasıl koruyabileceğine dair bir farkındalık oluşturmaktır. İşte sendikal mutfak tam da budur. Üstelik burada altı çizilmesi gereken husus, polemik oluşturarak yalnızca hemşireye “daha dikkatli ol” demenin amaca hizmet etmeyeceğidir. Çünkü sendikacılık, çalışanı sürekli hata yapma korkusuyla baş başa bırakmak değildir. Mesele; çalışanın bilimsel standartlara, mevzuata ve mesleki etik kurallara uygun çalışabilmesini sağlayacak şartları savunmak, görev ve yetki sınırlarını netleştirmek, doğru çalışma düzenini oluşturmak ve sistemin ürettiği riskleri de görünür hale getirmektir.

Böyle bakıldığında sendikal faaliyet yalnızca hak talep eden bir yapı olmaktan çıkar; çalışanı daha olay gerçekleşmeden koruyan, mesleki gelişimine katkı sunan, bilgi üreten ve çözüm geliştiren bir yapıya dönüşür. Bu da bize şunu gösterir: Hak arayan sendikacılık değerlidir; ama hakkın ihlal edilmesini önceden engelleyen sendikacılık daha güçlüdür. Bu sebeple sendikal hazırlık, sorundan uzaklaşmak değildir; soruna daha derinden bakabilmek için geri çekilmektir. Sendikal mutfak ise bu bakışın çözüme dönüştüğü yerdir. Belki de güçlü sendikacılığın en önemli taraflarından biri de budur: Sorunu dile getirmek kadar, çözümü sessizce hazırlayabilmek.

Bu nedenle kendi kabuğuna çekilmekten korkmamak gerekir. Yeter ki o kabuk bir kaçış yeri değil, hazırlık yeri olsun. Yeter ki insan orada dünyadan kopmasın; dünyaya daha güçlü bir söz söylemek için kendisini geliştirsin. Yeter ki sessizlikte sadece kendisini dinlemesin; başkalarının sesini daha iyi duyabilmek için dinlemeyi öğrensin. Ve belki de en güçlü mücadeleler, dışarıda başlamadan önce içeride hazırlanır.

Bu haftanın konuşması bize şunu hatırlatıyor:
Bazen susmak, daha doğru konuşabilmek için düşünmektir. Bazı adımlar meydanda atılır; ama o adımların gücü, çoğu zaman görünür olmayan hazırlıklardan gelir. Gerçek bir kazanım, yalnızca itirazla değil; itirazın arkasını dolduran emekle mümkün olur.

Bu nedenle zemheri ayında gül istenmez, gül ekilir. Toprak hazırlanır, tohum atılır ve sabırla beklenir. Çünkü zamanı geldiğinde, sessizce hazırlanan her emek kendi çiçeğini açacaktır. Gül ekelim…