Emanetin İmtihanı – Damı Yıkmamak
Nasrettin Hoca bir gün eşeğini hava alması için zar zor dama çıkarmış. Bir müddet sonra, “Yeter artık, inme vakti” diyerek eşeği indirmeye çalışmış. Eşek bir türlü inmemiş. “Ne halin varsa gör.” demiş Hoca ve eşeği damda bırakıp işine gücüne bakmış. Oynayacak yer bulan eşek, damda hoplayıp zıplayınca da dam delinmiş ve aşağı düşüp ölmüş. Hoca hemen dersi çıkarmış: “Demek ki eşeğin mertebesini yükseltirsen, hem bulunduğu yere zarar veriyor hem de kendine…”
Hocaya atfedilen bu fıkra, bize birini hak etmediği bir yere taşımanın, bulunduğu yere de kendisine de nasıl zarar vereceğini çok güzel anlatıyor. Hayatın insanı makamıyla değil, insanın makamı hakkıyla taşıyarak yükseltebileceğini düşündürüyor. Şu ayrımı hemen yapabiliyoruz: İnsan vardır; damı yıkar, kendini de yok eder. İnsan da vardır; yük alır, bulunduğu yerin sorumluluğunu taşır, kendisine verilen emaneti büyütür, çevresine güven verir.
Bu yüzden liyakat, sadece “Bu işi yapabilir mi?” sorusunun cevabı değildir. Asıl soru şudur: “Bu insan kendisine verilen imkanın sorumluluğunu taşıyabilir mi?” Çünkü her yükseliş bir imtihandır. Her makam bir emanettir. Ve emanetin de yetkinin de bir sorumluluğu vardır.
Nasrettin Hoca’nın bu hikâyesinden çıkarabileceğimiz bir başka şey de, bu meselenin sadece yönetenlerle veya makamla sınırlı olmadığıdır. Hepimiz hayatın akışı içerisinde birbirimizin hayatına dokunuyoruz. Bir dostun hayatında bir yerimiz var. Bir çalışma arkadaşının, bir ailenin, bir ekibin, bir teşkilatın içerisinde bir konuma sahibiz. Dolayısıyla yaşamımızın her anında sorumluluğunu bilen ve sorumluluğu taşıyan ya da damı yıkan ve kendine de zarar veren insanlarla karşılaşıyoruz.
Anadolu insanı da bunu tecrübe etmiş olacak ki, birbirine ettiği dualardan biri de “Allah iyilerle karşılaştırsın” olmuştur. Çünkü bilir ki insanın kaderini biraz da karşılaştığı insanlar şekillendirir. Kimi insan yükümüzü ağırlaştırır, kimi yükümüzü paylaşır. Kimi bulunduğu yeri yıkar, kimi bulunduğu yere değer katar. Kimi emaneti kendisi için kullanır, kimi de emaneti kendisinden sonra geleceklere daha güzel bırakmak için taşır.
Günümüz insanının sahip olduğu yeri bazen bir sorumluluk olarak değil, bir imtiyaz olarak görmesi ise içinde rahatsız edici bir tehlike barındırıyor. Bir insan kendisine gösterilen anlayışı hak olarak görmeye başladığında, gösterilen iyiliği görev kabul ettiğinde, başkasının emeğini kendi hakkı zannettiğinde ilişkinin dengesi bozuluyor. Bir süre sonra istemek hak, beklemek doğal, başkasının emeğinden yararlanmak da sıradan bir şey gibi görülmeye başlıyor. Buna karşılık kişinin kendi sorumluluğu geri plana itiliyor.
Nasrettin Hoca’nın eşeği dama çıktığında aslında sadece eşek yükselmemişti. Sorumluluk da yükselmişti. Fakat anlıyoruz ki sorumluluk yükselmediğinde, sadece imtiyaz yükselirse, ortaya çıkan şey yükseliş değil, tehlikedir. Çünkü insanı bulunduğu yer değil, o yerin hakkını verip veremediği değerli kılar.
Bu nedenle bazen yıllardır taşıdığımız bir yükü bırakmak, birilerinden uzaklaşmak kaçınılmaz olur. Buna, insanı hayatından çıkarmak değil de, insanı hak ettiği yere koymak diyebiliriz. Zira her insana değer vermek başka şeydir, her insanın hayatımızda aynı yeri işgal etmesine izin vermek başkadır. Belki de olgunluk, kiminle yürüyeceğimizi, kime ne kadar alan açacağımızı, kimin sorumluluğunu paylaşacağımızı ve hangi noktada mesafe koyacağımızı bilmekle başlar.
Sendikal alanda bu tecrübeyi görmek daha da ağır bir sorumluluğu hatırlatır. Çünkü burada yükselen yalnızca bir kişi değildir; onunla birlikte bir irade, bir temsil ve bir güven de yükselir. Zira temsil, kişisel bir ödül değildir. Çalışanın emeği, hizmetin niteliği, yaşanan sorunlar ve çözüm arayışları, temsil imkânının içinde birlikte taşınan bir emanettir.
Bir sendikanın ya da bir sendika temsilcisinin, henüz taşıyabileceği sorumluluk konusunda yeterliliği ve tecrübesi oluşmamış birini söz hakkına veya karar makamına taşıması, damın delinmesiyle sonuçlanabilir. İyi niyetle yapılmış olsa bile sonuç değişmez. Bulunulan yerin yükü taşınamadığında, önce temsil edilen kitlenin itibarı, sonra sözün kıymeti, en sonunda da kişinin kendisi yıpranır. Çünkü liyakat ve sorumluluk duygusu zayıfladığında, bulunduğu yer kişiye de çevresine de dar gelmeye başlar. Sorumluluk paylaşılmadığında, hesap başkasına bırakıldığında, hatalar da kurumlara bırakılmaya başlandığında dam delinir. Fakat dam delindiğinde düşen yalnız eşek değildir; o damın üzerinde duran herkesin güveni de sarsılır.
Bu haftanın konuşması bize şunu hatırlatıyor:
Her insan bulunduğu yerin misafiridir. Bulunduğu yere kendi gölgesini düşüren de, bulunduğu yere ışık bırakan da insandır. Kimi geldiğinde düzen bozulur, kimi ise yük alır.
Hoca’nın eşeği kendi sorumluluğuna bırakması ile olgunluğun mesafe koyması aynı çizgide durur. Bazen yapılacak en doğru şey zorla, zorlayarak değiştirmeye çalışmak değil; ona ait sorumluluğu kendisine bırakıp yolumuza devam etmektir. Önemli olan damı yıkmadan emaneti taşıyabilmektir.
