Çatlatan Tohum – Dirilten Nehir
İnsan biriktirir. Yağmuru biriktirir, suyu biriktirir, sessizliği biriktirir. Dışarıdan bakıldığında dingindir. Oysa asıl hareket yüzeyinde değil, derinliğindedir. Eylem, gölün sahip olduğu bu birikimi alır ve onu bir istikamete taşır. Tohumu çatlatan şey de dışarıdan gelen bir zorlama değil; içeride biriken hayatın dışarı çıkma iradesidir.
Şair İsmet Özel,
“Eylem gerek tohumu çatlatmak için
Yalnız doğurandır doğruyu bulan” diyor.
Merhum Mehmet Akif İnan ise aynı hakikati başka bir nehir yatağından taşıyor:
“Her eylem yeniden diriltir beni
Nehirler düşlerim göl kenarında”
İki şair de dirilişin kapısını eylemden açıyor. Özel’de eylem, tohumun kabuğunu içeriden yırtan gerilimdir. İnan ise gölün nehre kavuşmasını, biriken suyun yeniden akmasını anlatır.
Bu sebeple eylem, birikmişliği ortak bir yöne çevirir. Bir bakıma insanın kendi içindeki durgunluğa karşı itirazıdır. Çünkü göl birikmiş yorgunluktur ve eylem, kişiyi hayata döndürme imkanını müjdeler.
Sendikal hayat bu imtihanın en görünür alanıdır. Sendika, şikâyeti çoğaltan bir yankı odasından ziyade, emeğin onurunu savunan bir iradedir. Bu irade dayanışmayla, mücadeleyle, eylemle tasdik edilir. Ne var ki her eylem aynı ahlaka sahip değildir. Her kalabalık da eylemlilik değildir. İnsan, yığını çoğaltarak değil; doğru anda, doğru yerde, doğru yükü omuzlayarak akmaya başlar.
Kadim değerlerimiz zarar vermemeyi ve emanete sahip çıkmayı öğütler. Bu değerlerden bağımsız bir şekilde emeğin onuru savunulursa, savunu da onurunu yitirmeye başlar. Dolayısıyla eylemin değeri, suyun yatağından ayrı düşünülemez. Baskı, elbette ki karar vereni değişime zorlamak için kurulur. Bu, mücadelenin meşru bir istikameti olabilir. Ama o baskıyı hizmeti alanın sağlığı üzerinden kurmak, hakkı ararken hakkı yaralar. Özellikle sağlık alanında bu çizgi daha incedir. Çünkü burada hizmet bir tercih değil, emanettir. İnsanın sağlık hakkı, tarafların çekişmesinin maliyetini ödememelidir.
Bu yüzden sağlık hizmetlerinde kitlesel baskı üretmek ile toplumsal meşruiyeti korumak her zaman aynı yerde buluşmayabilir. Hizmeti fiilen durduran bir hareket kısa vadede masayı sarsabilir. Uzun vadede ise çalışanı “hak arayan” değil “mağdur eden” konumuna iter. Hizmet durmazsa sesin duyulmayacağı itirazı haklı bir endişe olabilir; fakat asıl duyulmayan, gürültü değil, yanlış yere kurulmuş baskıdır. Oysa sendikal aklın işi, bu ayrımı görmek ve baskıyı yanlış yere değil doğru yere uygulamaktır. Baskı tedavi odasına değil; karar masasına, idari sürece, kamuoyu vicdanına ve hukuki sorumluluğa yönelmelidir. Gölü çalkalamak yetmez. Bu suyu bulandırmaktır. Su durulsun istiyorsak, nehrin yönünü de doğru yatağa çevirmemiz gerekir.
Bu çerçevede sağlıkta alternatif eylem modelleri bir yumuşaklık değil, olgunluk işaretidir. Tedavi ve bakım sürerken, zorunlu süreçler aksatılmadan, mevzuat dışı angaryaya karşı toplu ve görünür bir tutum alınabilir. Bu tutumu üç farklı şekilde örneklendirebiliriz.
Birincisi görünür duruştur: Oturma eylemi, beyaz önlükle sessiz duruş, yaka kartına siyah bant benzeri eylemler, “hizmet durmasın, haksızlık dursun” şiarıyla yapılabilir. Böylece toplum, çalışanı kendisiyle omuz omuza gördüğünde mücadeleyi daha kolay anlar.
İkincisi kayıttır. Aynı anda yapılan yazılı itiraz, idari başvuru ve yargı yolu da eylemdir. Gürültüsü az, izi kalıcıdır; çünkü sorumluluk belgeye girer. Kitlesel baskı bazen sesle değil, evrakla konuşur.
Üçüncüsü yükü görünür kılmak ve birlikteliği korumaktır. Randevu yükünün şeffaf duyurulması, yönetsel kadroların bir günlüğüne fiili işi görmeye davet edilmesi, nöbet sonrası açıklamalar baskıyı tedavi hakkının üzerinden değil yönetimin kör noktasından kurar. Öte yandan hukuki destek, yıpranan birime gönüllü takviye, aile ve çocuk destek masaları gibi eylemler ise örgütlü emeğin yalnız olmadığını gösterir. En kalıcı baskı da çoğu zaman dağılmayan birlikteliktir.
Bu haftanın konuşması bize şunu hatırlatıyor: Eylem, kalabalığı göstermek için değil; tohumu çatlatmak ve durgun suyun akması için yapılır. Burada kitlesel baskı bir araçtır, amaç değildir. Amaç emeğin hakkını almaktır; fakat bu hakkı alırken tedavi bekleyen insanın umudunu kırmamak da sendikal ahlakın parçasıdır. Zira toplum, canının üzerinde kurulduğunu hissettiği baskıyı kabul etmeyecektir.
İnsanı diriltecek olan, yalnızca düşündüğü şey değil; göze aldığı adımdır. Tohum, içinde biriktirdiği hayatı eyleme dönüştürdüğünde çatlar. Göl, yatağını bulduğunda nehre dönüşür. Sendikal mücadele de böyledir: Gücünü yalnızca sesinden ve kalabalığından değil, doğru yere yönelttiği eyleminden alır. Asıl mesele suyu bulandırmak değil, nehri kendi yatağına kavuşturmaktır.
